Hazine Borçlanmasında Yeni Arayışlar: Katılım Bankalarından Borçlanma

26/02/2019    Yazarlarımız Ömer DEMİRDAŞ Projeler   

Hazine Borçlanmasında Yeni Arayışlar: Katılım Bankalarından Borçlanma

Hazine Borçlanmasında Yeni Arayışlar: Katılım Bankalarından Borçlanma

1983 yılında 8. Cumhurbaşkanımız rahmetli Turgut ÖZAL ile Türkiye gündemine giren ve aradan geçen 36 yıl içinde artık hemen herkes tarafından varlığı ve gerekliliği kabul edilen katılım bankaları, ülke ekonomisine çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Katılım bankaları kuruldukları tarihten itibaren hem körfez sermayesi başta olmak üzere yabancı sermayenin yurtiçine çekilmesinde hem de faizsiz finans sistemi ile dinimizin açıkça haram kıldığı faizden kaçınan ve bu nedenle paralarını yastık altında tutan milyonlarca kişinin bu birikimlerinin ekonomiye kazandırılmasında büyük katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde borçlanan kişiler açısından bakıldığında da faizden kaçınan milyonlarca kişinin de helal yoldan borçlanmasına da imkân sağlamıştır. Mevcut bankacılık sistemine alternatif bir finansman sisteminin ekonomimize entegre olmasıyla; sermaye piyasamızın derinliğinin artmış, sermaye piyasasında rekabet yükselmiş, bu sayede dolaylı da olsa faizlerin düşmesine ve ekonomimizin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

2018 yılı sonu itibari ile ülkemizde Kuveyttürk, Albaraka, Türkiye Finans, Ziraat Katılım ve Vakıf Katılım olmak üzere ikisi kamu sermayeli toplam 5 katılım bankası faaliyet göstermektedir. Katılım bankalarının 2018 yılı sonu itibari ile toplam aktif büyüklükleri ve diğer bankalar ile kıyaslamasını içeren bilgiler tablo 1’de verilmiştir.
 
Katılım Bankaları Ve Bankacılık Sektörü Başlıca Finansal Büyüklükleri (Milyon TL - Aralık 2018) *
Finansal Başlıklar Katılım Bankaları Bankacılık Sektörü
Ara.2018 Ara.2017 Değişim (%) Ara.2018 Ara.2017 Değişim (%)
Toplanan Fonlar ** Tp 60.626 57.494 5,4 1.054.572 961.112 9,7
Yp 67.790 43.180 57,0 954.893 733.817 30,1
Yp-Maden 8.804 4.636 89,9 41.701 24.220 72,2
Toplam 137.220 105.310 30,3 2.051.166 1.719.149 19,3
Kullandırılan Fonlar *** 124.562 106.733 16,7 2.465.582 2.145.479 14,9
Takipteki Alacaklar (Brüt) 5.050   0,0 96.611   0,0
Toplam Aktif 206.806 160.136 29,1 3.867.135 3.257.819 18,7
Öz Varlık 16.780 13.645 23,0 421.185 359.091 17,3
Net Kar 2.123 1.583 34,1 53.522 49.122 9,0
Personel Sayısı 15.654 15.029 4,2 207.716 208.280 -0,3
Şube Sayısı Yurtiçi 1.120 1.029 8,8 11.493 11.508 -0,1
Yurtdışı 2 3 -33,3 72 77 -6,5
Toplam 1.122 1.032 8,7 11.565 11.585 -0,2
Kaynak: TKKB * BDDK raporlarına göre hazırlanmıştır.
** Bankalardan toplanan fonlar hariç tutulmuştur. Reeskontlar dahil edilmiştir.
*** Takipteki alacaklar hariç tutulmuştur. Reeskontlar dahil edilmiştir.
**** Net kar rakamı geçen yılın aynı ayına göre mukayese edilmiştir.
 
25 Şubat 2019 itibari ile Türkiye Katılım Bankaları Birliğinin internet sitesinde yer alan verilere göre ise Katılım Banklarının toplam aktif büyüklüğü yaklaşık 209,5 Milyar TL’ye, toplanan fon miktarı ise 146,317 Milyar TL’ye ulaşmış bulunmaktadır. Katılım Bankalarının toplanan fonlardan kullandırmış oldukları fon miktarı ise 130,613 Milyar TL’ye ulaşmış bulunmaktadır.
 
Temel Katılım Bankacılığı Verileri
  Ocak 2019 Şubat 2019
Katılım Bankalarının Aktifleri 207.468 209.458
Katılım Bankalarının Toplanan Fonları 143.060 146.317
Katılım Bankalarının Kullandırılan Fonları 131.304 130.613
* Rakamlar Milyon TL cinsinden hesaplanmıştır
 
Bu verilerden anlaşılacağı üzere katılım bankaları toplamış oldukları fonların % 89,27’sini reel sektöre kullandırarak ülkemizin kalkınmasında önemli rol oynamıştır. Katılım Bankalarımızın Bankacılık Sektöründeki Payı ise 30.11.2018 itibariyle aşağıdaki gibi gerçekleşmiştir:
 
    2018/Aralık 2017/Aralık
1- Toplanan Fonda 6,7 6,1
2- Kullandırılan Fonda 5,1 5,0
3- Toplam Aktifte 5,3 4,9
4- Öz Varlıkta 4,0 3,8
5- Net Kârda 4,0 3,2
 

Görüleceği üzere katılım bankaları sektörde önemli bir yere sahip olmasına karşılık bankacılık sektörü içindeki payı 2000’li yılların başında da % 5 civarında iken 2018 sonu itibari ile yaklaşık olarak yine aynı oranda kalmıştır. Bu durum katılım bankalarının sektör içinde sektöre paralel bir trendde büyüdüğünü göstermekle birlikte sektör içindeki payını istenilen oranda arttıramadığını da göstermektedir. Toplanan fon içindeki payı her ne kadar % 6,7 olsa da 36 yıllık bir geçmişi ve tecrübesi bulunan katılım bankalarının payının daha yukarılarda olması arzu edilirdi. Şüphesiz katılım bankalarının sektör içindeki payını arttıramamasında 2001 krizinde İhlas Finansın, 2015 yılında ise FETÖ terör örgütünün bankası olan Bank Asya’nın tasfiye edilmesi nedeniyle sektördeki bazı oyuncuların piyasadan çekilmesinin de etkisi büyüktür. Söz konusu çekilmeyi telafi etmek amacıyla devlet, Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım adıyla iki yeni oyuncuyu piyasaya sürse de, bu bankaların daha emekleme döneminde oldukları ve gelişimlerinin zaman alacağı görülmektedir. Söz konusu gelişim sürecinin tamamlanması ile reel sektörü gerçek anlamda fonlayan bu finans kurumlarının payının % 10-15 bandına oturması beklenebilir. Ancak şube ağlarının birçok bankaya göre yetersiz olması, bankamatik yaygınlığının istenilen seviyede olmaması, ayrıca kredi kartlarına birçok firmada taksit imkânının olmaması gibi nedenler katılım bankalarının gelişmesinin önünde engel teşkil etmektedir. Bugün faize karşı duyarlı olan vatandaşlarımız dahi özellikle ATM ve Kredi Kartı taksit geçerliliğinin düşük olması gibi nedenlerle katılım bankalarının dışındaki bankaları istemeseler dahi kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Hatta öyle ki bazen diğer bankaların kolaylıkla verdikleri kredi kartı başvurusu gibi hizmetleri dahi verirken faize duyarlı vatandaşları dahi bıktıran zorluklar çıkarmaktadırlar.Bu nedenle katılım bankalarının kendilerini geliştirmeleri ve faizden kaçınan insanlar nasıl olsa bana gelmeye mecbur gibi bir anlayışın dışına çıkarak gerek şube ve ATM, gerekse de POS ve sanal POS gibi innovasyonlar açısından yaygınlıklarını arttırmaları gerekmektedir.
 
Bunların dışında katılım bankalarının faizsiz çalışmasına rağmen faizli çalışan bankalarla aynı şartlarda çalışmaya zorlanması, diğer bankalara sağlanan avantajların birçoğundan gerek mevzuat gerekse de uygulama nedeniyle mahrum kalması nedeniyle haksız rekabete uğradıkları açıktır. Katılım bankaları doğası gereği faizsiz çalışan ve de faizsiz çalışmak zorunda olan bankalar olduğundan bankaların sahip olduğu boşta olan paralarının gecelik repoda değerlendirmek, kriz zamanlarında reel sektör yerine hazineyi fonlamak vb gibi bazı avantajlardan yararlanamamaktadırlar. Bu durum onların daha tedbirli ve daha sıkı bir politika izlemelerine neden olmaktadır. Bu nedenle bankalar karşısındaki dezavantajlı durumunu izole etmek için bugün katılım bankalarının finansman yöntemlerine ilişkin çerçeve bir kanun çıkarılması bizce gerekli değil zorunlu hale gelmiştir.

Bugün itibari ile katılım bankaları toplamış oldukları fonların yaklaşık % 89,27’sini reel sektöre kullandırarak ekonomik saldırı altında mali durumu bozulmuş bulunan firmaların ihtiyacı olan finansman ihtiyacını giderme hususunda çok önemli hizmetler icra etmektedirler. Ancak bu kurumların kriz dönemlerinde reel sektörü finanse etmelerine karşılık almış oldukları risk miktarı da artmaktadır. Bu nedenle hem bu kurumların daha sağlam bir borçluya sahip olması hem de hazinenin borçlanma havuzunu genişletmek amacıyla devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Bu durum her ne kadar reel sektör için kısa vadede kredi bulmada zorlanma gibi nedenlerle dışlama (crowding out) etkisi ortaya çıkarsa da; orta ve uzun vadede devletin borçlanma portföyünün genişlemesi, bu sayede faizlerin inmesi ve devletin borçlanma gereksinimin azalması, ayrıca katılım bankalarının hayati varlıklarını sürdürmesi sayesinde bankacılık sektörünün daralmaması gibi nedenlerle hem bu katılım bankaları, hem devlet ve hem de reel sektör için daha çok daha yararlı olacağı kanaatindeyiz.

Bu nedenle dünyanın giderek belirsizliğe daldığı, insanların geleceğe yönelik plan yapmakta zorlandığı ve de reel sektörün giderek daraldığı bu dönemde hazine borçlanmasında yeni arayış içerisine girmek ve katılım bankalarını da faizsiz çalışma prensiplerini bozmayacak şekilde oyunun içine dâhil etmek gerekmektedir. Aşağıda yer alan tabloda 2019 bütçesine göre devletin toplam gelir ve gider tahmini ile ödemesi öngörülen faiz giderleri görülmektedir.
 
2019 Bütçe Tahmini (Milyar TL)
Bütçe Geliri Bütçe Gideri Vergi Gelirleri Faiz Giderleri Faiz Hariç Bütçe Giderleri Bütçe Açığı Faiz Dışı Fazla
880,4 961 756,5 117,3 847,7 80,6 36,7
 
Buna göre yaklaşık 961 milyar TL olan 2019 bütçesinde öngörülen faiz ödemesi miktarı 117,3 milyar TL’dir. Bu tutar borçlanılan toplam miktar değil, borçlanılan tutar için ödenecek olan faiz miktarıdır ve toplam bütçe giderlerinin % 12,2’sine toplam bütçe gelirlerinin ise %13,32’ine tekabül etmektedir. Bugün itibari ile faiz giderleri birçok Bakanlık bütçesinden bile daha yüksek tutarlara ulaşmış bulunmaktadır. Geçen yıl ülkemizde maaşlar dâhil tüm devlet ve özel sektör birlikte yaklaşık 750 milyon kişiye sağlık hizmeti vermek için yaklaşık 119 milyar TL harcandığı göz önüne alındığında faize ödenen paranın vahameti sanırım daha iyi anlaşılabilir. Çünkü bu faiz miktarı ödenmediği bir durumda bu ülkede yaklaşık 750 milyon insan sağlık hizmetlerine üst düzey kalitede ulaşma imkânına kavuşabilecektir. Bu nedenle devletin borçlanma ihtiyacını gidermek için vergi ve diğer gelirlerini arttırmak veya giderlerini azaltmak kadar devletin borçlanma havuzunu büyüterek devletin borçlanabileceği alternatif kanalların arttırılması da büyük önem arz etmektedir.
 
Bu hususta daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz kıdem tazminatı fonunun kurularak bu tutarın devlet iç borçlanma senetlerinde kullanılması kadar bankacılık sektöründe 36 yıldır yer alan katılım bankalarından da istifade edilmesi gerekmektedir. Bu şekilde hem devletimiz faiz illetinden bir nebze kurtulacak, hem borçlanabileceği fon miktarı artacağı için daha düşük maliyetlerle borçlanabilecek hem de katılım bankaları daha sağlam bir alacaklı yapısına kavuşacaktır.

Teorik olarak kulağa hoş gelen bu hususun nasıl yapılabileceği hususu ise bu yazıyı okuyan hemen herkesin merakını celbetmiştir. Katılım bankaları doğası gereği faizsiz çalıştıklarından doğrudan hazineye veya başka bir kuruma nakit para vermesi düşünülemez. Böyle bir uygulama açıkça faiz olduğundan hem bu kurumlarla çalışan ve bu kurumlara para yatıran vatandaşların paralarını çekmelerine neden olabilir hem de dinen haram olan bir şeyin faizsiz çalıştığını iddia eden kurumlar tarafından kullanılması anlamına gelir. Bu nedenle katılım bankalarından borçlanma devletin nakit ihtiyacından ziyade mal alımları için kullanılması gereken bir alternatif borçlanma yöntemi olmalıdır. Bunun için öncelikle katılım bankalarının fon kullandırma usullerine kısaca değinmek gerekmektedir.
 
KATILIM BANKALARINDAN BORÇLANMA HUSUSUNDA GENEL BİLGİ

“Bilindiği gibi faizsiz bankaların/katılım bankalarının ağırlıklı olarak kullandıkları fon kullandırma yöntemi murabahadır. Diğer bir fon kullandırma yöntemi ise Sukuk olup bu yöntem son dönemde katılım bankaları tarafından oldukça yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.
 
Faizsiz finans kuruluşları için muhasebe ve fıkıh standartları yayınlayan uluslararası bir kuruluş olan AAOIFI tarafından sukuk, “mevcut mal, menfaat veya hizmet ya da belirli/mevcut bir proje veya özel bir yatırım faaliyeti halinde bulunan varlıklar üzerinde şayi ortak mülkiyeti ifade eder şekilde ve birbirine eşit değerde ihraç edilen sertifikalardır” şeklinde tanımlanmıştır.
 
Geleneksel bono veya tahviller, ihraç edenin anapara ve belli oranda bir faizi alıcısına vadesinde ödemesini yükümlülük haline getiren borç senetleridir. Sukuk yatırımcılarına ise faiz ödemesi yapılmamakta; varlıkların paylaşılmasına veya kiralanmasına dayalı gerçek ekonomik işlemlerin getirisi sukuku elinde bulunduranlara dağıtılmaktadır.
 
Sukuk ile tahvil veya bonoyu birbirinden ayıran bir diğer önemli özellik ise tahvil veya bono, onu ihraç edenin borcunu temsil eden kıymeti evrak olmasına karşılık, sukuk kendisine dayanılarak çıkarılan varlıkta payı oranında bir sahipliği temsil etmektedir. Teknik olarak varlık senedi veya menkul kıymetleştirilmiş varlık olarak isimlendirilebilecek olan sukuk, diğer senetlerden farklı olarak varlığa dayanmak zorundadır. Kısacası tahvil, borca dayalı sertifika, sukuk ise varlığa dayalı sertifika olarak nitelendirilebilir. Son dönemlerde hazinenin çıkarmış olduğu sukuklardan katılım bankaları da istifade etmeye başlamışlar zaman zaman portföylerinde yaklaşık 2 Milyara yakın sukuk bulundurmuşlardır.
 
Katılım bankaları tarafından kullanılan ve bir kimsenin belli miktar sermayesini, işletmeciye ticaret amacıyla vererek elde edilecek kârı anlaşma esaslarına göre paylaşmaları ve meydana gelebilecek zarara ise sermaye sahibinin katlanması esasına dayanan ortaklık çeşidine “mudarebe” denir. Taraflardan birinin emek diğerinin ise sermaye ortaya koyarak kurmuş oldukları güvene dayalı bir ortaklık türü olan mudarebe, özel sektörün fon ihtiyacını karşılamak üzere kurulabilecek elverişli bir ortaklık şeklidir. Mudarebe yöntemi, faizsiz finansman yöntemleri arasında ilk akla gelen fon kullandırma yöntemi olmasına rağmen uygulamada pek karşılaşılmamaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri kâr-zarar ortaklığı yönteminin genelde uzun vadeli finansmanı gerektirmesidir. Mudarebe finansman modeli bir yandan küçük sermayelerin bir araya getirilerek büyük teşebbüslerin kurulmasını ve desteklenmesini sağlamakta, diğer yandan sosyo-ekonomik ahengi temin etmektedir.
 
Katılım bankaları tarafından kullanılan diğer bir finansman modeli ise “müşarekedir”. “Müşareke”, iştirak etme, bir işletmenin sermayesine ortak olmak anlamına gelmektedir. Sermaye ortaklığını ifade eden bu kavram, her iki tarafın da sermayeye katıldığı bir ortaklık türüdür. Bu ortaklıkta kâr anlaşmaya göre paylaşılır; ancak zarar sermayedeki hisseye göre dağıtılır.
 
Müşareke yönteminin mudarebe yönteminden farkı şöyle ifade edilebilir: mudarebe akdinde bir taraf sermaye koyarken diğer taraf emek koymaktadır; müşarekede ise her iki taraf da hem emek hem sermayeleriyle beraber ortaklığa girmektedirler. Bir başka ifadeyle müşarekenin mudarebeden farkı, mudarebede bir yanda etkin olmayan bir sermayedar, diğer yanda emeğini, çalışmasını ortaya koyan aktif bir girişimci olduğu halde; müşareke hem sermayedarın hem de girişimcinin yani emek sahibinin etkin olduğu bir ortaklıktır.
 
Müşareke finans yönteminin faizsiz bankacılık uygulaması ise şu şekilde uygulanır ve yürütülür: Faizsiz finans kurumu, ortağı durumundaki müşterisi tarafından istenilen sermayenin bir kısmını sağlama sorumluluğunu üzerine alır. Müşteri ise kendi mali imkânları ve projenin özelliğine uygun olarak proje sermayesinin geri kalanını sağlar. Müşteri kendi uzmanlığı nedeniyle istenilen ve alınan mali yardımın idare, denetim ve gözetiminin sorumluluğunu da üzerine alır. Bu sorumlulukların müşterinin üzerine kalması ona kârdan daha fazla pay alma hakkını kazandırır.
 
Müşareke sözleşmesi kısa dönemli veya uzun dönemli olarak düzenlenebilir. Müşarekenin sabit ve azalan müşareke olmak üzere iki türü bulunmaktadır. Eğer faizsiz finans kurumu tarafından sağlanan sermaye, başlangıçta belirlenir ve bu tutar sözleşme süresince değiştirilmezse, bu tür işlemlere sabit müşareke denilmektedir. Diğer bir yöntem olarak da faizsiz finans kurumu projenin mülkiyetini müşterisine devretmek üzere, müşarekedeki hissesini kademeli olarak bu işteki ortağına devreder. Bu yöntemin adı da azalan müşarekedir. Bu özellikleri ile müşareke sisteminin özellikle büyük projelerin finansmanında devlet tarafından aktif olarak kullanılması gerektiği kanaatindeyiz.
 
“Bugün için hem bankacılık sistemine en yakın sistem olması hem de diğer usullere göre göre daha kolay uygulanabilirliği olması nedeniyle murahaba ise katılım bankaları tarafından en fazla kullanılan finansman usulüdür. Çağdaş murabaha denilen bu sistemde üç taraf yer almaktadır: Aslî alıcı / müşteri, satıcı ve katılım bankası. Bu taraflar arasında murabaha işlemi gerçekleştiğinde meydana gelen akdî ilişki şöyledir*:
 
1. Katılım Bankasının malı, müşterisinin talebi üzerine satıcıdan satın alması. (Burada katılım bankası malı alan / alıcı, tedarikçi ise satıcıdır)
2. Katılım Bankasının satın almış olduğu malı, müşterisine satması. (Burada katılım bankası satıcı, müşteri ise alıcı konumundadır)
 
Murabaha işleminin uygun olması için taraflar arasında gerçekleşen akdî ilişkide olması gerekenler şunlardır:
 1. Katılım bankasının müşteri ile satıcı arasında herhangi bir akit yapılmadan önce, malın maliki olması gerekir.
 2. Katılım bankasının mülkü olan mal tüketilmeden önce Katılım bankası tarafından müşteriye satılmalıdır.

Katılım Bankasının müşteri ile satıcı arasında akit yapılmadan önce malın maliki olmasını sağlamak için ise iki yol vardır:
 
1. Birinci Yol: Katılım Bankasının, Satıcı İle Bizzat Görüşüp Malı Asaleten Satın Alması: Sipariş Formu Uygulaması
Bu en emin ve en güzel yoldur. Bu imkânı zorlamak gerekir. Katılım bankaları bunu sağlamak üzere sipariş formu ile işlem yapmaktadır. Katılım bankasının satıcıya hitaben gönderdiği sipariş formunda müşterinin talep etmiş olduğu malı Katılım Bankası satın aldığını ifade etmektedir (yani icapta bulunmaktadır). Formda yer alan icap metni şöyledir: "finansman sağlama yöntemimize uygun olarak, aşağıda/ekli proforma faturada malı/hizmeti mevcut olması ve satmayı kabul etmeniz halinde firmanızdan ........... TL bedelle satın alıyoruz."
Bu formda yer alan söz konusu ifadeler ile sağlananlar şunlardır:
1. Katılım bankası ilk ifade ile akit için satıcıya icapta bulunmaktadır.
2. Satıcının hesap numarasını bildirmesi ve malı asıl müşteriye teslim etmesi, Katılım bankasının icabını kabul etmesi anlamına gelmektedir.
3. Katılım bankasının siparişinden önce malların sevkedilmemiş, hizmetin alınmamış, fatura ve irsaliyenin düzenlenmemiş olması gerekir ifadesi ise zaten satıcı ile alıcı arasında gerçekleştirilmiş, bitmiş ve akdedilmiş bir işlemin Katılım bankası tarafından yapılmasını önlemektedir. Çünkü bitmiş bir işlemde malın finanse edilmesinden söz edilemez. Bitmiş bir işlemde şu iki ihtimal söz konusudur ve her ikisi de faizsiz bankacılık prensiplerine aykırıdır:

a. Borcun finanse edilmesi. Çünkü bir kimse malı satın aldı, akdi yaptı ise bir borç doğmuş demektir. Bu şekilde bitmiş bir işleme Katılım Bankası girecek olursa doğan borcu finanse etmiş olur ki bu faizdir. Dolayısıyla Katılım bankası böyle bir işlemi yapmaz daha doğrusu yapamaz. Katılım bankası borcu değil malı veya hizmeti uygun yöntemlerle finanse etmelidir.

b. Eğer satıcı ile alıcı arasında akit yapılmış, mal da mevcut ise ve katılım bankası da bu haliyle işleme dahil olursa zaten müşterinin uhdesine geçmiş olan bir malı alıp yine ona satmış olacaktır ki böylesi bir işleme îyne satışı denilmektedir ve bu da Katılım Bankacılığı prensiplerine aykırıdır. Tüketilmiş bir malı finanse etmek ise aklen mümkün olmadığı gibi faizsiz bankacılık prensiplerine göre de mümkün değildir.
 
İkinci Yol: Vekalet Yöntemi
Eğer satıcı ile katılım bankasının bizzat görüşmesi mümkün değilse, müşteriye vekalet verilerek işlem yapılır. Burada vurgulanması gereken nokta; müşteriye almak istediği malı katılım bankası adına alması yönünde bir yetki ve vekalet verilmesidir. Vekalet verilen müşteri malı aldığında katılım bankası adına almış olacak ve daha sonra katılım bankası bu malı tüketilmeden önce müşterisine satacaktır.

Vekalet, İslam hukukunda kişinin bizzat yapması gereken görevler (örneğin namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler) dışında neredeyse tüm muamelat ve mâlî ibadetler alanında kabul edilen bir akit türüdür. Dolayısıyla vekalet yöntemi kullanılarak murabaha yapmakta bir sakınca yoktur.
 
Bu Yöntemler Katılım Bankasının Malın Maliki Olmasını Sağlar
Her iki yöntem sonucunda Katılım Bankası malın maliki olur. Bu durumda Katılım Bankasının satıcıya karşı mal bedelini ödeme sorumluluğu doğmuştur. Bu akit; katılım bankasının müşterisine daha sonra yapacağı satış akdinden tamamen bağımsız bir akittir. Burada faizsiz bankacılık prensipleri bakımından müşterinin satıcıya karşı hiçbir yükümlülüğü yoktur. Çünkü alıcı katılım bankası, satıcı ise ilgili firma veya kişidir.
 
B. Katılım Bankasının Maliki Olduğu Malın Mülkiyetini Müşterisine Devretmesi
Katılım Bankasının mülkü olan mal, katılım bankası tarafından müşteriye satılır. Burada satıcı katılım bankası, alıcı ise müşteri olacaktır. Katılım bankası, alınan malı veya vekaletle katılım bankası adına alınmış malı müşteriye, üzerinde anlaşılan vade ve kar oran ile satar. Bu satış yine günümüz teknikleri (mail, sms, faks, telefon vs) kullanılarak yapılabilir. Bu durumda müşterinin katılım bankasına karşı mal bedelini ödemek, katılım bankasının da müşteriye malı teslim etmek borcu doğmuştur. Katılım Bankası sipariş formunda, satıcıya "........ müşterimiz ile mutabık kaldığınız teslim koşullarına uygun olarak müşterimize teslim ediniz" diyerek satıcıya malı müşteriye teslim etmesi yönünde vekalet / yetki vermektedir. Ancak müşterinin yukarıda arz edilen ikinci yol ile yani vekaletle işlem yapması halinde müşteriye hem malı Katılım Bankası adına satın alma hem de bununla ilgili diğer işlemleri (teslim, tesellüm vs) yapma vekaleti verilmektedir.
 
III. İslam Hukuku’na Göre Akit İcap Ve Kabul İle Kurulur
İslam Hukuku'nda bir malı satın almak ve satmak için şekil şartları yoktur. Akit, icap ve kabul ile kurulur. İcap ve kabul ise yazılı, sözlü, işaret, hatta kimi zaman hiç konuşulmadan sadece malı alıp parasını vermek suretiyle (muâtât) ve günümüz modern iletişim araçları kullanılarak kurulabilir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz yöntemler uygulandığı takdirde Katılım Bankası Adına Tapu, Ruhsat Veya Fatura Düzenlenmesi Ardından Katılım Bankasının Kendi Müşterisine Devir İşlemleri Yapması İslam Hukuku Açısından Zorunluluk Arz Etmez. Ancak gerekli yasal düzenlemeler yapılıp vergi muafiyeti, operasyonel yüklerin azaltılması ve müşteri, satıcı ve katılım bankası arasındaki müteselsil sorumluluğun kaldırılması suretiyle tapu, ruhsat veya faturanın Katılım Bankası adına düzenlenmesinin sağlanması insanların zihinlerindeki soru işaretlerinin giderilmesi açısından tercihe şayandır. Yalnız şu anda böyle bir gelişme söz konusu olmadığı ve İslam Hukuku açısından bir gereklilik de arz etmediği için belirttiğimiz yöntemlerle işlem yapılması halinde murabaha finansmanı İslam Hukuku'na uygun bir şekilde gerçekleşmiş olacaktır. Bununla birlikte murabaha veya diğer İslâmî finansman yöntemleriyle ilgili yasal düzenlemelerin yapılması, tarafların hak ve sorumluluklarının belirlenmesi açısından önem arz etmektedir.
 
Katılım Bankaları murabaha işlemini çok hızlı bir şekilde tamamlamaktadır. Bu da Malikî mezhebinde kabul edilen "Gıda maddeleri dışındaki malların satın alınmakla birlikte henüz teslim alınmasa bile satılabileceği" kuralı çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. Bu kural esas alınmakla birlikte aslında teslim işlemleri de vekalet veya hükmî teslim yoluyla sağlanmaktadır. Çünkü günümüzdeki fatura, belge, tapu ve ruhsat üzerindeki kayıtlar ile banka kayıtları teslim anlamına gelmektedir (kaydî / hükmî teslim). Üstelik müşteriye veya satıcıya teslim konusunda vekalet / yetki de verilmektedir. Yani belirttiğimiz gibi teslim işlemleri de aslında sağlanmış olmaktadır.”*
 
HAZİNENİN KATILIM BANKALARINDAN BORÇLANMASI
Görüleceği üzere İslam hukukuna göre murabaha yöntemiyle katılım bankalarından borçlanılabilmesi için ortada bir mal değişiminin olması, bu değişimin reel olması, katılım bankalarının öncelikle malı alması ve vadeli olarak 3. kişilere satması gerekmektedir. Buna göre hazinenin katılım bankalarından borçlanması için ortada mal değişimi olması gerektiğinden hazinenin de bu kurumlardan borçlanabileceği kalemler yatırım harcamaları ile mal alımları olmaktadır.

2019 yılı bütçesine bakıldığında devletin yatırım harcamalarının toplam büyüklüğünün 65 milyar TL olduğu görülmektedir. Bu yatırım harcamalarının dağılımına bakıldığında ise;
 
Yatırım Alanı Tutar (Milyar TL)
Tarım 5,1
Sağlık 8,6
Eğitim 10,9
Ulaştırma 21,3
Diğer 19,2
Toplam 65,1
 
 
2019 yılı Ocak ayı itibari ile toplanan fon miktarının 146 milyar TL olduğu göz önüne alındığında katılım bankalarının hazine yatırım harcamalarından oldukça yüksek miktarda pay alabileceği görülmektedir. Ancak söz konusu borçlanmanın yapılabilmesi için öncelikle hazine tarafından söz konusu harcamaların ne kadarının mal alımlarına ilişkin olduğu, ne kadarının ise hizmet alımlarına ilişkin olduğunun ayrıntılı bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Her ne kadar katılım bankaları bugün itibari ile ihtiyaç finansmanı adı altında otel konaklama gibi bazı hizmetleri de satın alıp 3. kişilere sattıklarını ifade etseler de şahsen bu durum bizim çok da içimize sinmemektedir. Bu nedenle hazinenin borçlanmasının ağırlıklı olarak büyük mal alımları ve yatırım harcamalarında gerekli olan mal, makine ve teçhizata yönelik olması gerektiği kanaatindeyiz.

Bu nedenle yatırım harcamalarının bundan sonra ikili bir planlama şeklinde yapılması gerekmektedir;
  • Birincisinde mevcut olarak yapılan işlemlerin tamamının firmalara malzeme dâhil ihale edilmesi şeklinde devam ettirilmesi,
  • İkincisinde ise katılım bankalarının da olaya entegre olabilmesi için tamamen veya kısmen malzeme alımının devlete ait olduğu, bunun dışındaki hizmetlerin ise firmalara ihale edildiği bir sistem kurulması gerekmektedir.
Diğer bir ifade ile bundan sonraki süreçte eğer ki katılım bankalarının da olaya dâhil edilmesi isteniyorsa hazine borçlanma ihalelerinde mal alımları için kısmi bir teklif alma şeklinde hazine tarafından ihaleye çıkılması gerekmektedir. Yapım işlerinde ise işin ne kadarının işçilik ne kadarının bu işe ilişkin mal ve teçhizat alımı olduğu belirlenmeli, doğrudan işçilik olan veya işçilik unsurundan ayrılamayacak olan kısım dışındaki mal, makine teçhizat kısmi için kısmi teklif alınacak şekilde ihaleye çıkılmalı ve bu şekilde katılım bankalarının hazine ihalelerine katılması sağlanmalıdır.

Burada bazılarının aklına kamu ihale kanunu kapsamında rekabet ortamının nasıl sağlanacağı akla gelebilir. Çünkü ihale kanununa göre ihalelerde marka belirtmek veya belli bir markayı işaret edecek şekilde ihaleye çıkılması yasaklanmıştır. Her ne kadar mevzuat açısından durum bu şekilde olsa da fiiliyatta genelde kamu idareleri almak istedikleri mal, makine ve teçhizatı ya istisna hükümlerinden yararlanarak (DMO’dan alımlar gibi) veya teknik şartnameyi bir şekilde almak istedikleri ürünü tarif edecek şekilde hazırlayarak bu sorunu çözmektedir. Bu durum bazen suiistimal olarak karşımıza çıksa da bazen kalite ve kullanım açısından diğer ürünlerin istenilen kalitede olmaması nedeniyle bu usule başvurulabilmektedir. Çünkü TSE ve CE gibi belgeleri bir şekilde sağlamış olan firmaların ürünlerinin istenilen kalite ve standartta olmaması kamu kurumlarını bazen zor durumda bırakabilmektedir.

Bu durumda söz konusu hususu aşmak için önümüzde çeşitli yollar bulunmaktadır. Örneğin DMO gibi KİK’dan istisna olan kurumların istenilen mal ve ürünleri tedarik etmesi şeklinde bir usulle bu kurumlara kaynak sağlanarak katılım bankaları tarafından bu ürünlerin DMO gibi kurumlara satılması şeklinde bir fromül işletilebilir. Diğer bir usul ise hazinenin veya ilgili kamu kurumlarının ihaleleri belirli bir sürede toplu veya ayrı ayrı çıkarak yapmaları ancak ihaleyi sonuçlandırmadan önce yani malı almadan önce bu hususu hazineye bildirmeleri gerekmektedir. Böylelikle hazine söz konusu ihale bedelleri için teklif vermiş olan firmaların teklifini kabul etmeden önce açmış olduğu ihalede katılım bankalarından da teklif alarak bu ürünleri bankalardan borçlanarak veya katılım bankalarından borçlanarak alması durumunda hangisi daha avantajlı olacaksa bu doğrultuda ihaleyi sonuçlandırması gerekmektedir. böyle bir durumda katılım bankaları aynen araba alım satımlarında veya alımlarında olduğu gibi firmalarla hazine arasında aracı olacak ve ihalesi bitmiş ve en düşük teklifi vermiş olan firmaların mallarını alıp hazineye satacaktır.
 
Bunların dışında üçüncü bir yol ise katılım bankalarının mevzuatta yapılacak olan bir değişiklikle kamu tarafından yapılacak olan mal ve yatırım işlerine ait ihalelere bizzat girerek uzun vadeli teklifler hazırlayarak bunu hazineye teklif etmesi şeklinde gerçekleşebilecektir. Özellikle büyük yatırım işlerinde alınacak olan malzemeler belli ve yüklü miktarda olduğundan bu usulde yararlanmak hazine için çok büyük avantajlar sağlayabilir. Bu sayede büyük yatırım harcamalarındaki finansman ihtiyacı sağlanarak bu alanda kullanılacak olan para hazinenin diğer ihtiyaçları doğrultusunda kullanılabileceği gibi bu yatırımların daha hızlı ve kısa sürede tamamlanmasına da katkıda bulunabilir.

Yatırım harcamalarının dışında devletin mal ve ürün alımlarına ilişkin olarak da gerekli planlamayı yapması durumunda katılım bankalarından borçlanabileceği parasal değerlerin çok daha fazla olacağı görülmektedir. Özellikle savunma sanayinde olduğu gibi yüklü miktardaki silah alımlarında veya sağlık bakanlığı hastaneleri tarafından kullanılan ilaç ve sarf malzemelerine ilişkin olarak da katılım bankalarının kullanılabileceği görülmektedir. Savunma Sanayi Başkanlığı tarafından 250 adet Altay Tankı alımında, Atak Helikopterlerinin alımında bu usulden yararlanılabileceği gibi yaklaşık 40 milyar TL’yi bulan yıllık ilaç, tıbbi cihaz ve sarf alımlarında Katılım bankalarından yararlanılması durumunda sektörde çok büyük bir sinerji oluşturulabilecektir. Ayrıca her yıl bastırılan ve 17 milyon öğrenciye dağıtılan ders kitaplarının basılması için gerekli olan kağıt, toner vb ürünlerin alımı için de katılım bankalarının finansman yöntemlerinden istifade edilebilir. Bu sayede bu kurumların bünyesinde bulunan paralar havuz sistemi sayesinde diğer ihtiyaçların finansmanı için kullanılabilir ve borçlanma ihtiyacı da azaltılabilir.

Her ne kadar teoride kulağa hoş gelse de pratikte bu işlemlerin yapılabilmesi için yani Hazine tarafından katılım bankalarından borçlanılabilmesi ve işin katılım bankalarının çalışma usulüne uygun olması için gerek mevzuat açısından gerekse de işleyiş açısından yapılması gereken bazı düzenlemeler bulunmaktadır. Öncelikle yatırım harcamalarında çok iyi bir planlama yaparak yapılacak olan yatırımlarda nelerin gerekli olduğunun ayrıntılı bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Örneğin Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılacak olan hızlı tren yatırımlarında ne kadar ray, elektrik hattı, direk, çimento, demir, lokomotif ve diğer malzemelerin gerektiğinin iyi hesap edilmesi gerekmektedir. Yapılacak olan hızlı tren hattında hattın uzunluğuna göre yaklaşık olarak kullanılacak olan ray miktarı, demir, çimento alınacak olan lokomotif sayısı yatırım henüz başlamadan tespit edilebilir. Bu kapsamda toplam malzeme miktarı çıkarıldıktan sonra diğer hizmetler için hizmet alımı şeklinde ihaleye çıkılabilir. Bu örneği biraz daha somutlaştırmak gerekirse afaki olarak;
 
Ankara-İzmir Hızlı Tren hattı için gerekli olan tahmini yaklaşık bedel: 1.000.000.000 TL
Söz konusu hat için ihtiyaç duyulan tahmini ray miktarı örneğin yukarıda 20.000 adet
Söz konusu Hat için gerekli olan Elektrik hattı Uzunluğu miktarı 700 km
Söz konusu hat için kullanılacak beton miktarı 10.000 ton
Söz konusu hat için kullanılacak demir miktarı 5.000 ton,
Söz konusu hat için alınması planlanan hızlı tren lokomotifi ve vagon miktarı ise 6’lu 2 adet olsun. Tüm bu unsurların toplam yatırım içindeki payı ise % 70 olsun.

Yapılacak olan planlamada söz konusu ürünlerin toplam maliyet içindeki ağırlıkları ve tahmini maliyetleri detaylı bir şekilde hesaplanacaktır. Bu şekilde hazine ihalesine çıkılırken örneğimizdeki 1 milyar TL’nin tamamı için faizle çalışan bankalardan borçlanılabileceği gibi söz konusu yatırımın içinde yukarıda yer alan ürünler için katılım bankalarının kısmi teklif verebileceği öngörülebilir. Bu sayede örneğimizde toplam 1 milyar TL’lik yatırım harcamasının % 70’i için kısmı mal alım teklifi yapılarak hazine borçlanmasındaki havuz büyütülebilir. Yapım ihalelerinde ise malzeme hariç işçilik ve diğer hizmetler için teklif alma yoluna gidilebilir ve malzemelerin tamamı hazine tarafından sağlanabilir. Böylelikle hem ölçek ekonomisinden yararlanarak maliyetleri aşağıya çekmek hem de sermaye piyasasında oluşacak olan rekabet ortamında kalan kısım ve diğer hazine borçlanmaları için bankaların faizleri indirmesi nedeniyle faiz giderlerini azaltmakta kuvvetle muhtemeldir.
 
Ayrıca bu şekilde bir borçlanmada hazine doğrudan söz konusu malın alımı için firmalara katılım bankaları aracılığı ile ödeme yapacağından bu durum hem reel sektörü canlandıracak hem de hem de yatırımları hızlandıracaktır. Çünkü katılım bankalarından borçlanmada esas olan paranın borçlanacak olan hazineye değil satıcı konumundaki tedarikçilere verilmesi gerekmektedir. Ancak bu durumda da yapılması gereken bazı mevzuat düzenlemeleri gerekmektedir. Örneğin hızlı tren inşaatı için gerekli olan ray, lokomotif vb alımlarda devletin yatırım bitmeden ihtiyacından daha fazla üretilen bu ürünleri depolaması ve bu ürünlerin muhafazası sıkıntı teşkil edebilir. Bu nedenle katılım bankaları bu ürünleri satın alırken teslimatın malın esas alıcısı olan hazine tarafından talep edilecek tarihte yapılacağı belirlenmelidir. Ayrıca katılım bankaları tarafından yapılacak olan ödemeler yapılan her kısmi teslimattan sonra yapılmalı ve söz konusu malın teslim edilememesi gibi durumlarda oluşacak riskler minimize edilmelidir.
 
Katılım Bankalarının Hazine İhalelerinde Faydalanma Alanları
Altay Tank Alımı 250 Adet Bu örnek alanlarda başta murabaha olmak üzere, katılım bankalarının sukuk, mudaraba müşareke vb finansman modellerinden  yararlanılabilir.
Atak Helikopteri 50 Adet
Diğer Silah Alımlarında Roket, MPT 76, vb alımlarda
İlaç Alımları 30 Milyar TL
Sarf Malzemesi Alımları 10 Milyar TL
Kitap Basım İşine Ait Malzeme Alımı 17 Milyon Öğrenci İçin Basılacak kitapların Finansmanı
Büyük Yatırım Harcamalarının Makine, Mal ve Malzeme Alımı Özellikle Sabit Yatırımlarda Alınması Öngörülen Mal, Makine ve Teçhizatlar İçin
Rüzgar, Güneş vb Enerjisi gibi Yenilenebilir Enerji Yatırımlarında Gerekli olan Ekipmanın Finansmanı
 
Buraya kadar anlattığımız model katılım bankalarının murabaha modeli kapsamında yapabileceği finansman katkısında aktif olarak kullanılabilir. Murabaha sistemi özellikle vadenin düşük olduğu bankacılık sektöründe katılım bankalarının en çok tercih ettiği bir usul olduğundan katılım bankalarının mudiler tarafından vade sonunda paralarını talep ettikleri durumlarda ve de aylık olarak kar payını hesaplama ve mevduat sahiplerine aktarma hususunda büyük kolaylıklar sağladığından hazine tarafından bu model kapsamında da borçlanma imkânlarının verilmesinin hem bu bankaların mali yapılarının kuvvetlenmesine hem de hazinenin alternatif kanallardan borçlanma imkânına kavuşması açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
 
Bunların dışında sukuk veya kiralama senedi, müşarake, mudaraba vb gibi diğer alternatif finansman sistemlerinden de yararlanılması ülke ekonomisi için ve bu firmaların hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için gerekli olduğuna inanıyoruz. Özellikle köprü ve otoyol yatırımların da garanti geçiş ücretlerinin verilmesinin son dönemlerde hazine açısından oldukça sıkıntılı durumlar ortaya çıkardığı görülmektedir. Esasen yap-işlet-devret modeli ile inşa edilen bu projeler dolar veya Euro üzerinden fiyatlama öngörüldüğünden ve de son dönemlerde ülkemize yönelik iç ve dış müdahaleler nedeniyle döviz kurlarının olması gerekenin çok üzerinde artmış olması nedeniyle bu köprü ve yollardan geçmek mevcut diğer yollara göre çok pahalı hale geldiğinden vatandaş tarafından tercih edilmemektedir.
 
Bu nedenle hazine tarafından garanti ücret sözü verildiğinden bugün için bu otoyol, köprü ve diğer geçişlerin birçoğundan zarar edildiği, hazine tarafından garanti kapsamında ödeme yapıldığı basına çıkan haberlerden görülmektedir. Söz konusu durumu devletin peşin olarak bir ürünü yaptırdığı ama vadeli olarak ödediği şeklinde düşündüğümüzde esasen ortada reel bir zarar olmayabilir. Ancak devletin bu hizmetleri özellikle katılım bankalarını da olaya dahil ederek alternatif ödeme ve finansman yöntemleri ile yapması durumunda bu köprü, otoyol ve tünel geçiş ücretleri TL bazında ve daha düşük belirlenebilecek, böylelikle hem vatandaşlarımızın bu hizmetlerden daha fazla istifade etmesi sağlanırken bu yatırımlar çok daha kısa sürede kendini amorti edebilecektir.
 
Bu kapsamda özellikle paralı olması düşünülen köprü, otoyol ve tünel geçişlerinde bu köprünün finansmanı için köprünün toplam maliyeti hesaplanarak katılım bankalarının bu köprülere mudarabe veya müşareke yöntemleri ile ortak olması sağlanabilir. Katılım bankalarının acil finansman ihtiyacı içinse bu bankalara yatırımlardaki hisselerini menkul kıymetleştirme yetkisi verilebilir. Katılım bankaları isterlerse bu yatırımlardaki hisselerini mudilerine veya diğer üçüncü kişilere satabilir ve böylelikle bir nevi peşin özelleştirme yapılmış ve sermayenin tabana yayılması sağlanabilir.

Örneğin İstanbul’a yapılması planlanan ve boğazın altından geçmesi planlanan yeni tünel ve raylı sistem yatırımları için yapılacak olan iyi bir planlama ile bu yatırımın maliyeti hesaplanabilir. Hesaplanan bu maliyet üzerinden katılım bankalarına ve diğer bankalara bu yatırımın belli bir hissesi satılabilir. Yatırımcılara ise buradan geçiş ücretinin mevcut ve alternatif geçiş ücretleri baz alınarak düzenleneceği ve buradan elde edilecek olan kar ve zararın hisse sahipleri arasında paylaştırılacağı öngörülebilir. Bu şekilde yapılacak olan yatırım aktif olarak kullanılabilmesi için bu geçişin alternatifi olan diğer boğaz köprülerindeki geçiş ücreti emsal alınarak yeni bir geçiş ücreti öngörülebilir. Bu sayede vatandaş için pahalı olmayacak bir geçiş ücreti bu yatırımların ileride atıl kalmamasını sağlayacaktır. Böylelikle söz konusu yatırımlar için hazineden para çıkmadan bir nevi peşin özelleştirme yapılarak kaynak bulunabileceği gibi katılım bankalarına sağlam bir müşteri bulunarak bu kurumların güçlenmesi ve finans sisteminin derinleşmesi sağlanabilir.

Sonuç:
Bugün itibari ile likidite yeterliliği açısından bakıldığında katılım bankaları açık ara mevduat bankalarının altında kalmaktadır. Bunun en önemli sebebi katılım bankalarının topladığı fonları gelir elde etmek için kredi olarak vermek zorunda olmalarıdır. Katılım bankalarının topladığı fonları kredi şeklinde kullandırmak dışında çok fazla seçeneklerinin olmayışı, kredilerinin aktifler içindeki payının mevduat bankalarına göre çok yüksek gerçekleşmesine yol açmaktadır.

Yaklaşık 146 milyar TL’ye ulaşan fon büyüklüğü ile katılım bankacılığının potansiyelinden tam olarak yararlanabilmek için belirgin bir yasal çerçeve oluşturulması ve bankalarla eşit şartlarda rekabet edebilmesi için katılım bankalarına ait özel bir mevzuat düzenlemesi yapılması gerekmektedir. Böylece yüzü reel ekonomiye dönük olan katılım bankaları, yeni finansman modelleri ile ekonomiye katkı sağlayacak bir çeşitlilik oluşturdukları gibi buna bağlı olarak üretilebilecek menkul kıymetler ile kendi aktif kalitesini yükseltmek ve likiditesini güçlendirmek imkânına da kavuşabileceklerdir. Ayrıca mevduat bankalarından farklı olduklarına ilişkin tartışmalarda, çalışma yöntemlerini topluma anlatmalarının ve daha geniş kitlelere ulaşmalarının kolaylaşacağı açıktır.

Kârlılık açısından değerlendirildiklerinde katılım bankalarının küresel krize kadar mevduat bankalarının üzerinde, sonrasında ise altında kaldıkları görülmektedir. Bu sonuçtan, ekonominin büyüdüğü dönemlerde katılım bankalarının kredi hacminin arttığı ve buna bağlı olarak kârlılıklarının da yüksek gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Küresel krizden sonraki daralma dönemlerinde ise katılım bankalarının aktiflerindeki kredi oranı azalmakta ve bunun sonucunda kârlılıkları da düşmektedir. Aynı dönemde mevduat bankalarının aktif kârlılığı azalsa bile katılım bankalarının üzerinde kalmaktadır. Bu sonucun oluşmasındaki en önemli etken yine katılım bankalarının kredi kullandırmak dışında likit varlıklara kaynak aktarma imkânından büyük ölçüde mahrum olmalarıdır. Ayrıca katılım bankalarının kredi geri çağırma veya kâr payı oranını değiştirmesi mümkün değildir. Buna karşılık mevduat bankaları ise daha geniş bir hareket kabiliyetine sahip olup kaynaklarını kâr elde edebilecekleri likit varlıklara kolaylıkla aktarabilmektedirler.

Bu nedenle küresel ekonomik krizin etkilerini oldukça fazla hissettiğimiz bugünlerde ülkemiz ve İslam âlemi için çok önemli olan faizsiz çalışan finans kuruluşlarının yaşatılması hayati derecede önem arz etmektedir. Ülkemize 17-25 olaylarından bu yana alenen yapılan iç ve dış saldırıların artması alternatif finansman sistemlerinin bu bankalar için olduğu kadar hazine için de çok gerekli olduğu görülmektedir. Hem hazinenin borçlanma portföyünün genişletilerek sermaye piyasasında rekabetin arttırılması hem de kriz dönemlerinin katılım bankaları için kazasız bir şekilde atlatılabilmesi için önümüzdeki süreçte hazine tarafından katılım bankalarından borçlanma hususunun aktif bir şekilde kullanılması ve murabaha, sukuk, mudaraba, müşareke dahil olmak üzere alternatif finansman modellerinin hazine gündemine alınması gerekmektedir.
 
Mevcut küresel krizde iç piyasanın daralmaması için IMF veya muadili olan kuruluşların kemer kısma gibi acı reçetelerinin aksine selektif bir maliye politikası ile ülke için çok elzem olan ve katma değeri çok yüksek olan projelere öncelik verilerek yatırımların arttırılması gerekmektedir. IMF ve Dünya bankası tarafından dikte edilen ve yıllarca ülkemizi çıkmaza sürükleyen mali ve ekonomik politikaların yerine, ülkemiz için elzem olan ve ülkemizin dışa bağımlılığını azaltacak projeler başta olmak üzere (yenilenebilir enerji gibi) yatırım harcamalarının arttırılması ve bu bağlamda katılım bankalarından da azami şekilde faydalanılması, küresel krizden daha az etkilenmememize, ülkemizin ihtiyacı olan yatırımların biran önce yapılarak dış bağımlılığımızın azalmasına ve ülkemiz için hayati önemde olan katılım bankalarının varlıklarını sürdürmesine katkıda bulunacaktır.
 
Burada öneride bulunduğumuz hususlar Hazine ve Maliye Bakanlığı ve katılım bankalarından temsilcilerle yapılacak olan toplantılarda değerlendirilerek, söz konusu işlemlerin katılım bankalarının çalışma esasına uygun olarak nasıl yapılabileceği hususunda bir eylem planı hazırlanabilir ve gerekli mevzuat değişiklikleri yapılabilir. Üzerinde detaylı çalışma yapılması durumunda bu hususun ülkemiz ekonomisine çok büyük fayda sağlayacağı kanaatindeyiz.
 
Saygılarımla…
Ömer DEMİRDAŞ


yorum yap


UA-126688084-1