Kamuda Yeniden Yapılandırma İhtiyacı 2: Her ile Üniversite mi Yoksa Üniversite İlleri mi?

08/11/2018    Yazarlarımız Emrullah ÜNAL Köşe Yazıları   

Kamuda Yeniden Yapılandırma İhtiyacı 2: Her ile Üniversite mi Yoksa Üniversite İlleri mi?

Ülkelerin kalkınmasında önemli rol oynayan üniversiteler bilimin üretildiği, bunun toplumla ve insanlıkla paylaşıldığı, insanların hayata bakış açılarının şekillendiği en önemli kurumlar arasında yer almaktadır. Bugün itibari ile ülkemizde üniversitesi bulunmayan ilimiz kalmamış ve kurulmuş olan üniversite sayısı 206’ya ulaşmış bulunmaktadır. İlk bakışta göze hoş gelen bu durum aslında bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu yazımızda üniversitelerin içinde bulunduğu duruma kısaca değindikten sonra neden üniversitelerde konsolidasyona gidilmesi gerektiği hususunu irdelemeye çalışacağız.
 
 Üniversitelerimizin Tarihsel Gelişimi

Ülkemizde klasik anlamda üniversite diyebileceğimiz kurumların tarihi Büyük Selçuklu Devletinin ünlü veziri Nizam-ı Mülk’e kadar götürülebilse de modern anlamda ilk üniversite 19. yüzyılda Darül Fünun’un kurulması ile ortaya çıkmıştır. Bazı yazarlara göre ise, Osmanlı döneminde modern anlamda ilk üniversite, Osmanlı Donanmasının ıslahı için açılmış olan ve bugünde İstanbul Teknik Üniversitesinin kökenini oluşturduğu varsayılan, Mühendishaneyi Bahri Hümayun ile kurulmuştur. Öncelikle askeri alanda daha sonra ise tıp ve diğer fenni ilimlerdeki ihtiyaca paralel olarak üniversitelerimiz gelişme göstermiş ve Cumhuriyet döneminde de bu gelişmeye paralel olarak yeni üniversiteler açılmaya devam etmiştir. 1923-1950 dönemi içerisinde her ne kadar çeşitli adlarla değişik fakülte ve enstitüler kurulsa da ülkemizde kurulan bağımsız üniversite sayısı İstanbul Üniversitesi, İTÜ ve Ankara Üniversitesi olmak üzere sadece üç adettir. 
 
1950’li yıllara geldiğimizde artan nüfus ve kalifiye eleman ihtiyacı dolayısıyla yeni üniversiteler kurma ihtiyacı doğmuş ve Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi ve ODTÜ 1960’lı yıllara kadar kuruluşunu tamamlamıştır. 1959 yılında ODTÜ’nün kurulmasının ardından 1970’e kadar sadece Ankara’da Hacettepe Üniversitesi kurulmuş ve üniversite sayısında başkaca bir artış olmamıştır. Bu tarihten sonra 1971 yılında İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi kurulmuştur. Aradan iki yıl geçtiğinde, bu sefer Güneydoğu Anadolu’nun önemli merkezi Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi, Akdeniz Bölgesi’nin önemli merkezi Adana’da Çukurova Üniversitesi ve Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi kurulmuştur. Cumhuriyetin kurulduğu dönemden 1973’e kadar geçen 50 yıllık süre içinde Türkiye’de toplam 12 üniversite kurulmuştur. Bunların üçü İstanbul’da, üçü Ankara’da, biri Trabzon’da, biri Erzurum’da, biri İzmir’de, biri Diyarbakır’da, biri Adana’da ve biri de Eskişehir’dedir. Bunların bölgesel dağılımına baktığımızda dört üniversite İç Anadolu Bölgesi’nde, üç üniversite Marmara Bölgesi’nde bulunmakta, bunların dışında kalan her bir bölgeye bir üniversite düşmektedir.
 
Ankara ve İstanbul dışında kurulan üniversitelerin, kurulduğu şehirlerin büyük bir kısmı, bölgelerinde bir üst merkez olan ya da bir üst merkez olmaya aday olan şehirlerdir. Bu şehirlerin merkeziyet güçlerinin pekişmesi ve bir bölge şehri olma hüviyetlerinin gelişmesi, bölgenin kaynaklarının akılcı ve verimli bir şekilde değerlendirilmesine katkı sağlanması, aynı zamanda yöre insanlarının yükseköğretimden faydalanması bu üniversitelerin belli başlı kuruluş amaçlarıdır. Bu üniversiteler gelişimlerini büyük ölçüde İstanbul ve Ankara’da bulunan üniversitelerdeki öğretim elemanlarının desteğiyle sağlamışlardır.
 
1973 yılından 1980 yılına kadar geçen süreçte de Türkiye’de farklı bölgelerde bulunan şehir merkezlerinde yeni üniversiteler açılmaya devam etmiştir. Bu merkezler aynı zamanda içinde bulundukları bölgelerin gelişimine katkı sağlayacak, çevrelerinde bulunan diğer şehirlerin gelişimini etkileyecek merkezler olarak düşünülmüştür. Türkiye’de Üçüncü Beş Yıllık Plan Dönemi (1973-1977)’nin ve Dördüncü Beş Yıllık Plan Dönemi (1978-1982)’nin uygulandığı bu süreçte, bölgeler arası gelişmişlik farkları dikkate alınarak, farklı bölgelerde farklı şehirlere yeni üniversiteler kurulmuştur.
 
İç Anadolu Bölgesi’nin 5. üniversitesi olarak 1974 yılında Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi kurulmuştur. Bu tarihten bir yıl sonra 11.04.1975 yılında 1873 Sayılı Kanun ile 5 üniversite aynı anda kurulmuştur. Bunlar, Doğu Anadolu Bölgesi’nin 2. üniversitesi olarak 1975 yılında Malatya’da İnönü Üniversitesi, Doğu Anadolu Bölgesi’nin 3. üniversitesi olarak Elazığ’da Fırat Üniversitesi, Karadeniz Bölgesi’nin 2. üniversitesi olarak Samsun’da 19 Mayıs Üniversitesi, İç Anadolu Bölgesi’nin 6. üniversitesi olarak Konya’da da Selçuk Üniversitesi, Marmara Bölgesi’nin 4. üniversitesi olarak Bursa’da Uludağ Üniversitesi’dir. Bunu takip eden süreçte ise İç Anadolu Bölgesi’ne 7. üniversite olarak 18.11.1978 gün ve 2175 Sayılı Kanun ile Kayseri’de Erciyes Üniversitesi kurulmuştur.
 
Yukarıda da değinildiği gibi belirtilen bu dönemde yeni üniversitelerin kurulması, yükseköğretimin yurt çapında dengeli dağılımını sağlama amacına yönelik bir çabanın sonucudur. Üniversitelerin çok önemli kamu yatırımları olduğu gerçeğinden hareketle, bu çabanın aynı zamanda yeni kurulan üniversitenin içinde bulunduğu bölgenin sosyo-ekonomik gelişimine katkı yapacağı da hesap edilmiştir. Yani aynı zamanda bölgeler arası dengesizlikleri ortadan kaldırmak ve bir üniversiteye sahip olan bu şehirlerin merkeziyet gücünü arttırmak amacı içine girilmiştir. Ancak bu üniversiteler özellikle başlangıç döneminde yeterli öğretim üyesi ve teknik donanıma sahip olmadıkları için Ankara, İstanbul ve İzmir’de bulunan üniversitelere göre daha zor bir gelişme süreci yaşamışlardır.
 
20.07.1982 ve 41 SKHK (2809 SK) ile aynı günde 6 ayrı şehrimizde 8 üniversite kurulmuştur. Yeni kurulan bu üniversiteler incelendiğinde görülmektedir ki aslında bu üniversiteler daha önce faaliyet gösteren ve farklı oluşumlara sahip akademi, yüksekokul gibi fiiliyatta var olan kurumların bir çatı altında birleştirilmesi olayıdır. Bu nedenle 1981 yılında kurulan üniversitelerin çoğunluğu, alt yapının hazır olduğu büyük şehirlerde kurulmuştur. Nitekim bu 8 üniversitenin üçü İstanbul’da Yıldız Teknik, Marmara ve Mimar Sinan Üniversiteleridir. Diğerleri; Ankara’da Gazi Üniversitesi, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi, Antalya’da Akdeniz Üniversitesi, Edirne’de Trakya Üniversitesi, Van’da Yüzüncü Yıl Üniversitesidir. Bu sekiz üniversiteden beşinin üç büyük şehirde kurulmuş olması zaten dengesiz olan dağılımın daha da dengesiz bir hal almasına sebep olmuştur. Her ne kadar görece olarak zaten var olan yükseköğretim kurumlarının birleştirilmesi söz konusu olmuşsa da, bu kurumların üniversite çatısı altında birleştirilmesinden sonra, bu üniversitelerin gelişimi büyük bir ivme kazanmış, yeni fakülte ve bölümler açılmış, buna bağlı olarak öğrenci sayısı da hızla artmıştır. Bu durum yükseköğretim hizmeti verme konusunda büyük şehirlerin üstünlüğünü pekiştirmiş ve ülke çapında bozuk olan dengenin, büyük şehirler lehine daha da bozulmasında etkili olmuştur.
 
Yeni kurulan bu üniversitelerle birlikte, üniversitelerin bölgelere göre dağılımına baktığımızda; 8 üniversitenin Marmara Bölgesi’nde, 9 üniversitenin İç Anadolu Bölgesi’nde, 2 üniversitenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, 4 üniversitenin Doğu Anadolu Bölgesi’nde, 2 üniversitenin Karadeniz Bölgesi’nde, 2 üniversitenin Ege Bölgesi’nde ve 2 üniversitenin de Akdeniz Bölgesi’nde olduğunu görüyoruz. Bu tarihten sonra geçen on yıl süresince Türkiye’de kurulan tek üniversite 27.06.1987 gün ve 3389 sayılı kanun ile kurulmuş olan Gaziantep Üniversitesidir.
 
1992 yılı Türkiye’de 24 üniversitenin bir günde kurulduğu yıl olması açısından önemlidir. 1’i vakıf, 23’ü devlet üniversitesi olan bu yükseköğretim kurumlarını farklı bölgelerde ve çoğunluğu orta büyüklükteki şehirlerde kurulmuştur. İstanbul’da kurulan ve vakıf üniversitesi olan Koç Üniversitesi ve İzmir’de kurulmuş olan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü hariç tutulduğunda, yeni kurulmuş olan 22 üniversitenin tamamı orta büyüklükteki şehirlerde ve daha çok Samsun-İskenderun hattının batısında dağılmışlardır. Kurulan bu üniversitelerin bölgesel dağılımına baktığımızda; Marmara Bölgesi’nde 6 üniversite, İç Anadolu Bölgesi’nde 3 üniversite, Karadeniz Bölgesi’nde 2 üniversite, Akdeniz Bölgesi’nde 4 üniversite, Ege Bölgesi’nde 7 üniversite, Doğu Anadolu Bölgesi’nde 1 üniversite ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1 üniversitenin bulunduğu görülmektedir. Kurulan bu üniversitelerle birlikte 1992 yılı sonunda Türkiye’de kurulmuş olan üniversite sayısı 53’e yükselmiştir.
 
Bu üniversitelerin 2’si vakıf üniversitesi, 51’i ise devlet üniversitesidir. 1981 yılından 1992 yılına kadar geçen bu süreçte, iki büyük şehrimizde, Ankara ve İstanbul’da kurulan üniversite sayısında (İstanbul’da kurulan ve vakıf üniversitesi olan Koç Üniversitesini ayrı tutarsak) önemli bir değişiklik olmamıştır. Sadece İzmir’de kurulan Yüksek Teknoloji Enstitüsü ile bu şehrimizde bulunan üniversite sayısı 3’e yükselmiştir. 1992 yılından sonra, Türkiye genelinde kurulan devlet üniversiteleri; 18.08.1993 gün ve 496 SKHK ile Eskişehir’de ikinci üniversite olarak kurulan Osmangazi Üniversitesi ve 06.06.1994 gün ve 3993 SK ile İstanbul’da 7. üniversite olarak kurulmuş olan Galatasaray Üniversitesidir. 1994 yılından 2006 yılına kadar geçen süreçte Türkiye’de üniversiteleşme süreci tamamen vakıf üniversiteleri ile sürdürülmüştür. Bu dönemde vakıf üniversitelerinin dağılımında dikkati çeken şey, Tarsus’ta kurulan Çağ Üniversitesi ve İzmir’de kurulan Yaşar Üniversitesi ile İzmir Ekonomi Üniversitesi dışında, bu üniversitelerin tümünün İstanbul ve Ankara’da toplanmış olmasıdır. Her ne kadar öğrenci sayısı açısından çok yüksek değerler oluşturmasa da, son on yılda vakıf üniversitelerinin sayısı bir hayli artmıştır. Özellikle İstanbul, vakıf üniversitelerinin en çok tercih ettiği şehir durumundadır. Toplam 25 vakıf üniversitesinin 16’sı, yani tüm vakıf üniversitelerinin % 50’den fazlası İstanbul’da bulunmaktadır.
 
1992 yılından sonra 2006 yılı da üniversiteleşme açısından önem taşıyan bir yıl olarak önem kazanmaktadır. Zira 2006 yılı 1992 yılı gibi yeni üniversitelerin bir anda kurulduğu bir yıldır. Nitekim 01.03.2006 gün ve 5467 Sayılı Yasa ile Türkiye’nin farklı bölgelerinde 15 üniversite kurulmuştur. Her ne kadar bu üniversitelerin kurulduğu şehirlerde başka üniversitelere bağlı fakülte ve yüksekokullar bulunsa da, bu çekirdek nüve üzerine gelişmenin çok daha hızlı ve kapsamlı olacağını, diğer üniversitelerin gelişim süreçlerine bakarak iddia edebiliriz. 2006 yılında kurulan bu 15 üniversite ile birlikte Türkiye’deki üniversite sayısı 93’e yükselmiştir. Yeni kurulan üniversiteleri kuruldukları şehirler açısından değerlendirdiğimizde; hepsinin 50.000 ile 120.000 arasında nüfusa sahip olan orta büyüklükteki şehirlerde olduğunu görmekteyiz. Hatta neredeyse yarısını 50.000 ile 75.000 arası nüfusa sahip olan şehirler oluşturmaktadır. Bu şehirlerde bölgesel dağılım açısından dikkat çeken nokta ise, yeni kurulan bu 15 üniversitenin 8’inin Karadeniz Bölgesinde yer alan şehirlerde kurulmuş olmasıdır. Kalan 7 üniversitenin ise 2’si İç Anadolu Bölgesindedir. Bunlar dışında her bir bölgeye 1 üniversite kurulmuştur.
 
Bu tarihten sonra ise ülkemizde üniversite bulunmayan ilimiz kalmasın güdüsüyle 2006-2015 yılları arasında gerek devlet ve gerekse vakıf üniversitesi kurulma işlemine devam edilmiş ve 2018 yılı itibari ile 130’u aşkını devlet olmak üzere toplam 206 adet üniversite ülkemizde eğitim faaliyetini yürütmektedir.
 
Üniversitelerimizin Genel Görünümü

Ülkemizde özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra üniversite eliti diyebileceğimiz kesimin genellikle rejimin korunması doğrultusunda düşünceye sahip olan kişiler tarafından yönlendirildiği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle aynen askeriyede olduğu gibi üniversiteler de özellikle 1950, 1970’ler ve 1997-2006 yılları arasında siyasetle iç içe olmuşlar, özellikle askeri bürokrasinin de el altından yönlendirmesiyle eğitimden ziyade siyasetle ilgilenen bir yükseköğretim kurumu görünümü vermişlerdir. Bunun en bariz örnekleri, iktidar aleyhine düzenlenen gösteri ve yürüyüşlere zorla katılım sağlayan ve ordu göreve pankartları taşıyan rektörlerle görülmüştür. Bu nedenledir ki üniversitelerimiz esasen bilimin ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunması gerekirken bunu yapamamış ve dünya üniversite sıralamasında ilk 500 içerisinde 1 veya 2 Türk üniversitesi ancak son sıralardan girebilmiştir. Bu durum maalesef üniversite eğitimimizde daha çok kat etmemiz gereken mesafe olduğunu göstermektedir.
 
Yönetime gelen iktidarlar tarafından bazen mevcut elit tabakanın etkisini kırabilmek ve de farklı düşünceye sahip öğretim görevlilerinin üniversiteler içerisinde yükselebilmelerinin önünü açmak gayesiyle de yeni üniversiteler kurulmuştur. Esasen bu uygulamanın haklı gerekçeleri de bulunduğunu kimse inkâr edemez. Çünkü Cumhuriyetin ilanından bu yana faaliyet gösteren üniversiteler esasen kapalı bir kutu olup dışarıya pek açılamamış, elit tabanın yerleştiği ve kadrolaştığı mutlu bir azınlık grubu ortaya çıkarmıştır. Çok gariptir ki kamu kurumları içerisinde soyadları birbirine benzeyen kurumların başında üniversiteler gelmektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında üniversite rektörlerine tanınan yetkinin büyüklüğü ve üniversite camiası içerisinde mali ve idari özerkliğin etkisiyle elaman alımlarında kişisel ilişkilerin daha fazla rol oynamasının etkisi büyüktür. Bu nedenle yeni üniversite kurulması bir anlamda farklı düşüncede olan kesimlerin de bilim dünyası içerisinde yer bulabilmesine katkı sağlamıştır.
 
Üniversitelerin kurulduğu bölgenin sosyo-ekonomik yapısını değiştirmede çok önemli etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltmak, tüketim çağındaki gençlerin belli yerlerde toplanmasıyla ticareti canlandırmak ve o bölgeden nüfus göçünü azaltmak için aynen 1990 yıllarda beldelerin il ve ilçe yapılmasında olduğu gibi esasen üniversite kurulmasının gerekmediği yerlere de üniversiteler kurulmuştur. 18-25 arasındaki tamamen tüketim odaklı gençlerden oluşan öğrencilerin gelmesiyle o beldede gerek ticaret, gerek ev kiraları, gerekse de toplumsal yapıda bir canlılık meydana gelmekte ve o beldede yaşayan insanların ekonomik durumunun iyileşmesine katkıda bulunmaktadır. Ancak, esas amacı bilimin gelişmesi ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunmak olan eğitim kurumlarının yukarıda belirtilen sebeplerle açılması, üniversite kurulan bölge için geçici bir refah artışı sağlasa da bilimsel gelişime istenilen katkının sağlanamamasına neden olmakta ve giderek kamu maliyesi ve ülke ekonomisi için bir yük haline gelmektedir.
 
Bu doğrultuda yapılan hatalardan biri de esasen ülkemizin ihtiyacı olamayan ve herhangi bir mezun verilmemesi durumunda dahi mevcut mezunların istihdam edilmesinin yıllar alacağı bazı bölümlerin hala açılmasına devam edildiğidir. Öyle ki Eğitim, Fen Edebiyat ve İktisadi İdari Bilimler Fakültesinden mezun olmuş ve yaklaşık 300.000 işe yerleştirilememiş öğrencilerimiz bulunmakta iken yeni kurulan üniversitelerde bu bölümlerin açılmasına devam edilmektedir. İşin garip tarafı sadece yeni açılan üniversitelerde değil yıllardır faaliyette bulunup da bünyesinde İİBF bulunan üniversitelerin bazılarında da maalesef ikinci bir İİBF kurulmakta ve mevcut işsiz mezun sayısına kapasite artışı sayesinde katkıda bulunulmaktadır. Bunda da en büyük etken şehir merkezinde kurulan fakültenin yanında, siyasilerin de etkisiyle, o il sınırları içerisinde bulunan ilçelere de aynı fakülte ve yüksekokulun kurulmasının sağlanarak o yerleşim biriminin ekonomik refahının artması isteğidir. Ancak biraz öncede ifade ettiğimiz gibi bilimin üretilmesi ve ülkenin kalkınması dışındaki saiklerle kurulacak bu kurumlar sadece o belde için geçici refah artışı sağlayıp orta ve uzun vadede ülkemiz için belki de onarılması çok güç yapısal sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır.
 
Gerek üniversite yönetimleri ile gerekse de öğretim üyeleri ile yaptığımız görüşmelerde, özellikle çok küçük ilçelere öğretim görevlisi göndermede zorluk yaşandığı bizzat en yetkili ağızlar tarafından ifade edilmiştir. Bu nedenle, bazı rektörler kurucu rektör olmalarının verdiği heyecanla, ayrılarak kuruldukları eski üniversitelerinden sadece il merkezlerinde bulunan fakülteleri almak istediklerini, ilçelere de yeni fakülte veya yüksekokul açmak istemediklerini ifade etmişlerdir.  Bahsetmiş olduğumuz bu sorun gerçekten çok önemli bir yapısal sorun olup, öğretim üyesi bulamayan üniversitelerin eğitim kalitesini derinden etkilemekte, öğretim üyesi açığını kapatmak isteyen üniversitelerin ya dışarıdan öğretim üyesi getirterek yüksek maliyetle eğitim vermesine veya o belde de yaşan Milli Eğitim Bakanlığında çalışan öğretmenleri veya avukatlık yapan kişileri istihdam ederek bu açıklarını kapatmaya çalıştıklarını görülmektedir. Bu durumun ise bu kurumların kalitesini düşürdüğü aşikardır.
 
Üniversitelerin döner sermayelerine baktığımızda ise maalesef hemen hepsinin gelirlerinin giderlerini karşılamadığı, özellikle bünyesinde hastane bulunan döner sermayelerin devasa borçlar içinde olduğu, merkezi bütçeden yapılan aktarmalara rağmen bu durumun hala devam ettiği ve giderek içerisinden çıkılamayacak bir boyuta doğru gittiği görülmektedir.
 
Üniversitelerde yer alan döner sermayeleri esasen ikili bir yapıda değerlendirmek gerekmektedir. Bünyesinde Tıp Fakültesi bulunan üniversiteler ve bünyesinde tıp fakültesi bulunmayan üniversiteler. Tıp Fakültesi dışındaki döner sermayelerde piyasaya mal sunumlarında haksız rekabet nedenleri ile özel sektör tarafından şikayet edilmekte, bu nedenle kendi ürettikleri mallar genellikle üniversite özel bütçesi tarafından satın alınmakta ve kamunun elindeki gelirin değişik yöntemlerle tekrar öğretim görevlilerine aktarıldığı bir mekanizma ortaya çıkmaktadır.
 
Bünyesinde Tıp Fakültesi bulunan üniversitelerde ise döner sermaye gelirlerinin yaklaşık % 95’i hastanelerin SGK ve diğer kurum ve kuruluşlardan elde ettiği gelirlerden oluşmaktadır. Diğer bir deyişle üniversite döner sermayelerini hastane döner sermayeleri diye adlandırsak herhalde çok fazla abartmış olmayız. Ancak gerek üniversite hastanelerinde gerekse de devlet hastanelerinde insanlar potansiyel bir müşteri olarak algılandığından maalesef adeta bir katkı payı alma yarışı yaşanmakta ve hocalarımız arasında bu durum bazen çeşitli huzursuzluklara neden olmaktadır. Özellikle yeni kurulan üniversitelerin bünyesinde o ilin küçük olmasının da etkisiyle istenilen gelir artışı sağlanamadığından eleman istihdamında büyük sıkıntılar yaşanmakta, hocalarını elinde tutmak isteyen üniversiteler ise kurumun zararına da olsa katkı payı dağıtmaya devam etmektedirler.
 
Kısacası,  üniversitelerde öğretim üyelerine katkı payı dağıtımı kar üzerinden yapılması gerekirken maalesef brüt gelir üzerinden yapılmakta, gelirlerinin kahir ekseriyatı başta SGK olmak üzere kamu kurumlarından elde edilmektedir. Oysaki bu döner sermayelerin bir yandan özel sektör mantığı ile karlılık esasına göre çalıştırılırken diğer yandan da kamu hizmeti verildiğinin unutulmadan mali dengenin kurulması gerekmektedir. Diğer bir deyişle kurum zarar ediyorken katkı payı dağıtımına kesinlikle izin verilmemeli, özel sektörle işbirliği içerisinde özel sektörün de gelişmesine katkı sağlayacak bir mekanizma içerisinde faaliyet gösterilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye’nin en saygın bilinen üniversitelerinin bile döner sermayeleri artık döndürülemeyecek bir noktaya gelecektir.
 
Burada dikkatimizi çeken diğer bir husus ise yeni kurulan üniversitelerin tıp fakültelerindeki öğretim görevlilerine kağıt üzerinde bakıldığında, insanı şaşırtacak boyutta Prof. kadrosunda bulunan öğretim görevlilerine en ücra köşede bulunan üniversitelerde bile rastlanabilmesidir. İlk bakışta göze hoş gelen bu durumu incelediğimizde, işin esasının genellikle bulunduğu üniversitede kadro verilmemesi nedeniyle yükselemeyen öğretim görevlilerinin sırf kadro almak için bu üniversitelerine geldikleri, bir kısmının geldikten sonra gerek rapor gerekse de izinle bazen 6 ay görev yerine bile uğramadıkları, genellikle hafta için uçakla gelip hafta sonu geri döndükleri ve fiili olarak 3,5 gün çalıştıkları görülmektedir. Kadroya ilişkin özlük hakkını elde ettikten sonra ise genellikle istifa ederek o üniversiteden ayrılınmaktadır. Çünkü özellikle küçük illerde yer alan Tıp Fakültelerinin gelirleri tatmin edici katkı payı dağıtımına olanak vermemektedir.
 
Neden Konsolidasyon İstiyoruz ve Neler Yapılabilir?

Esasen yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız hususların dışında da üniversitelerimizin birçok problemi bulunmaktadır. Bunların hepsine bu yazımızda değinmek hem öğretim görevlilerinin görev alanına bir müdahale olarak algılanacağı hem de makalemizi olması gerektiğinden daha uzun tutmaya neden olacağı için biz değinmeyi düşündüğümüz diğer konuları diğer yazılarımıza bırakarak yukarıda bahsettiğimiz hususlarla ilgili bazı çözüm önerilerinde bulunmayı tercih etmekteyiz.

Öncelikle belirtmek gerekir ki üniversitelerimiz kurarken hem sosyal hem de toplumsal fayda maliyet analizinin kesinlikle yapılması gerekmektedir. Bir beldeye üniversite kurarken bunun maddi manevi katkısı ne olabilir, üniversite kurulması ne getirir ne götürür bunun iyi hesaplanması gerektiğine inanmaktayız. 1990’lı yılların mantığı olan “bir yeri il ve/veya ilçe yapalım ekonomik gelişmesine katkıda bulunalım” anlayışının üniversiteler için de uygulanmaya başladığını maalesef görmekteyiz. Hatta bazı milletvekili adayları, illerinde bulunan fakülte ve öğrenci sayısının arttırılacağını seçim vaatleri olarak seçmenlerine söyleyebilmektedir. Sadece tüketim anlayışı ile geçici refah artışı oluşturmak, kısa vadede belde halkı için olumlu gözükse de orta ve uzun vadede zararı faydasından çok daha fazla olabilmektedir. Ayrıca, özellikle terör olaylarının sık yaşandığı illerimizde terör örgütünün buralarda bulunan üniversitelere yönlendirme yaptığı, bazı üniversitelerde bu nedenle karşıt görüşlü öğrenciler arasında çatışmaların çıktığını bizzat kendi gözlerimizle tecrübe etmiş bulunmaktayız.
 
Bu nedenle biz, her ile üniversite kurmak yerine “üniversite illeri” kurulmasının ülkemiz kalkınmasına daha faydalı olacağını düşünmekteyiz. Bunun yapılması hem öğretim görevlilerinin o belde de istihdamını kolaylaştıracak hem de kurulum sürecinin daha kısa sürede tamamlanmasına katkı sağlayarak üniversitelerin bilimsel gelişimine katkı sağlayacaktır. Bu nedenle mevcut üniversitelerimizden bazılarının kapatılarak ulaşım ve yerleşim olarak kendilerine en yakın illerdeki üniversitelerle birleştirilmesi gerektiğine inanmaktayız. Özellikle terör olaylarının yoğun olduğu iller başta olmak üzere, nüfus ve ekonomik gelişim bakımından küçük olan il ve ilçelerdeki üniversiteler ile bunlara bağlı fakültelerin kapatılarak konsolide edilmesi, bunların öğretim üyesi istihdamının daha rahat sağlanabildiği il ve büyük ilçelerde kampüs ortamında eğitim yapabilecekleri alanlara dönüştürülmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu konsolidasyonun sadece bu illerimizle sınırlı kalmayıp batıda yer alan üniversitelerin o il sınırları içindeki küçük ilçelerde yer alan fakülte ve meslek yüksekokullarının da il merkezlerinde toplanması gerektiğine inanmaktayız. Aksi takdirde büyükşehirlerimizde yer alan üniversitelerimizde dahi bu ilçelere öğretim elemanı göndermekte sıkıntı yaşanmakta ve eğitim kalitesi düşmektedir.
 
İkinci olarak şunu kabul etmemiz gerekmektedir ki biz hala doğu toplumuyuz. İnsanlarımız üniversiteyi bitirdikleri zaman devletin onlara iş vereceğini zannetmekte hatta bu konuda haklarının gasp edildiğini düşünmektedirler. Basına yansıyan bilgilere göre 300.000 İİBF, Eğitim ve Fen Edebiyat Fakültesinden mezun olup da “atama bekleyen” vatandaşımız bulunmaktadır. Sadece “atama bekleyen üniversite mezunu” kavramı bile bizde devletin hala ana işveren olarak görüldüğünü gözler önüne sermektedir. Çünkü mevcut kanunlarımızın hiçbirinde üniversite mezunlarının okulu bitirince devlet tarafından atanacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, toplum yapımızda devlet “baba” olarak görüldüğünden üniversite mezunlarımız seçtikleri bölüme, bitirdikleri alana bakmaksızın okulu bitirince devletin kendilerini bir işe atayarak iş vermesini beklemektedir.
 
Öte yandan, ülkemizdeki işsizlikle ilgili diğer bir realite de üniversite mezunu gençlerimizin beyaz yakalı meslek diye de adlandırılan masa başı iş istemeleridir. Diğer bir deyişle ülkemizde mevcut işsizlik kadar iş beğenmeme ve rahat iş isteme gibi sebeplerle işe girmeyen oldukça fazla bir toplum kesimi bulunmaktadır. Bu şekilde istihdam edilemeyen kişilerin profiline bakıldığında ise bunların kahir ekseriyatının üniversite mezunu olduğu gerçeğidir. Üniversiteden mezun olan ve özellikle sosyal bölümlerde okuyan kişilerin genel mantığı ben üniversiteyi bitirdim, bu nedenle devlet bana iş vermek zorunda şeklinde özetlenebilecek bir düşünce biçimidir. Bu kişiler “madem bize iş verilmeyecek o zaman neden bu bölümler açılıyor” şeklinde şikâyet etmekte ve bazen sosyal medya bazen de dernek olarak örgütlenerek devletin kendilerini “atamasını” istemektedirler.
 
Bize göre bu hususta yapılması gereken en önemli iki şey bulunmaktadır: birincisi devletin 10, 20 ve hatta 50 yıllık projeksiyonlar yaparak hangi alanlarda ne kadar eleman ihtiyacı olacağını hesaplaması ve bunu şeffaf bir şekilde toplumla paylaşmasıdır. Bu hesaplama yapılırken devletin kendi bünyesinde ve özel sektördeki gelişmeleri göz önüne alarak projeksiyonlarını geliştirmesi ve belirli periyotlarla (örneğin 3 veya 5 yıl gibi) bu ihtiyaç listesini gerek bölüm, gerek iş sahası ve gerekse de toplumsal ve teknolojik gelişmelere paralel olarak yenilemesi gerekmektedir. İkinci olarak başta istihdam yukarıdaki bölümler başta olmak üzere bazı bölümlerin kapatılması ve/veya kontenjan azaltılmasına gidilmesi gerekmektedir. Eğer bunlar yapılamıyorsa en azından bu alanlarda gerek yeni kurulan üniversitelerimizde ve gerekse de daha önce kurulmuş olan üniversitelerimizde yeni bölümlerin açılmasının önüne geçilmesi gerekmektedir.
 
Ayrıca, devletin şeffaf olması ve  vatandaşlara açıkça “benim 10, 20 ve 30 yıllık periyotlardaki eleman ihtiyacım bu kadardır, ancak devletimizin istihdam taahhüdü olmaksızın bu alanlarda kendini yetiştirmek ve geliştirmek isteyenler için bu bölümleri açılmıştır. İsteyen vatandaşlarımız bu alanlarda eğitim alabilir.” şeklinde kamuoyunu bilgilendirmesi gerektiğine inanmaktayız. Bunun yapılması durumunda “atanamayan üniversite mezunu” kavramının önüne geçilebilecektir. Aksi takdirde böyle bir planlama yapılmadığı ve üniversitelerimizin ülkemizin ihtiyacından ziyade insanların iş gücüne katılımını 4-5 yıl geciktirmek amacıyla ve niteliği arttırmadan sürekli mezun verilmesi durumunda çok değil, en fazla 20 yıl içinde toplumsal patlamalara neden olunabilir. Unutmayalım ki Arap Baharı denilen Ortadoğu ülkelerinde meydana gelen gelişmelerde işsizlik oranı özellikle üniversite mezunları arasında % 60’ları bulmuştu. Bu isyanın altında baskıcı rejimlerin etkisi olduğu kadar, özellikle işsizlik rakamlarının okumuş eğitimli kesim arasında çok yüksek olmasının da etkisi büyüktür.  
 
Üçüncü olarak şunu ister kabul edelim ister etmeyelim aynı kutuplar birbirini iter farklı kutuplar ise çeker. İnsanın fıtratı karşı cinse karşı çekicilik üzerine iken hem cinsine karşı ise kıskanmaya meyillidir. Her ne kadar kıskançlık diğer alanlarda hoş görülmese de ilim öğreniminde kıskançlık insanları daha fazla çalışmaya ve gelişmeye sevk eder. Dinimizde de kıskançlığın hoş görüldüğü birkaç alanın başında ilmin gelişmesine katkı sağladığı için ilim öğrenenlerin birbirlerini kıskanmasıdır. Çünkü ilimde kıskanma rekabeti, rekabette kaliteyi beraberinde getirir. Toplumumuzda gerek inanç değerleri dolayısıyla gerekse de başka sebeplerden dolayı önemli bir kesim orta öğretim başta olmak üzere karma eğitimin sonlandırılmasını talep etmektedir. Çünkü üniversitelerimizdeki gençlerimiz birbirlerine en çekici olduğu dönemde aynı ortamda okumakta ve bazen bu durum istenmeyen bazı olaylara sebebiyet verebilmektedir. Bunun en bariz örneklerini yeni açılan Hakkâri Üniversitesinde daha geçen yıllarda hep beraber gözlemledik.
 
Ayrıca karma eğitim yapısı özellikle muhafazakâr bilinen beldelerdeki toplumsal yapıyı derinden etkilemektedir. Toplumumuzda özellikle televizyon dizilerinin de etkisiyle son dönemde nikâhsız birlikte yaşama teşvik edilmektedir.  Bu nedenle ister inançları dolayısıyla olsun ister başka sebeplerle olsun üniversite eğitimimizde ayrı eğitim isteyen vatandaşlarımıza bu imkânın sağlanması demokrasimizin bir gereğidir. Biz burada ileride bazılarının yanlış algı operasyonu yapma ve bizi linç etme girişiminde bulunma ihtimali olsa da fikrimizi söylemekten çekinmeyeceğiz. Bizim buradaki tavsiyemiz “isteyen vatandaşlarımız için” İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerimiz olmak üzere yönetiminden hizmetlisine, öğretim görevlisinden, öğrencisine kadar tüm personelinin bayanlardan ve/veya erkeklerden oluşan kız ve erkek üniversitelerinin açılmasını sağlamaktır.
 
Özellikle bayanlar için pozitif ayrımcılık denebilecek bir şekilde her bölümde kadınlarımızdan oluşan kız üniversitesi açılması kadınlarımız için yeni istihdam sahalarının açılmasına katkıda bulunacaktır. Bu üniversitelerde özellikle tüm personeli bayanlardan oluşan tıp fakültesinin açılması ve buralara kadın ve çocuk hastanelerinin kurulması gerçekten kadınlarımız için hem daha rahat bir çalışma ortamının oluşmasını sağlayacak, hem de hemcinslerine muayene olmak isteyen bayan vatandaşlarımızın bu imkâna kavuşmasını sağlayacaktır. Birileri bu yazdıklarımızı başka taraflara çekmeye çalışabilir diye tekrar belirtmekte yarar görüyorum ki bizim buradaki önerimiz zorunlu değildir. Yani biz tüm üniversitelerde karma eğitime son verilsin demiyoruz. Sadece ayrı eğitim görmek isteyen vatandaşlarımız için devletimizin gerek kendi kuracağı üniversitelerle gerekse de kurulmasına izin vereceği vakıf üniversiteleri ile bu imkanı sağlaması gerektiğini ifade ediyoruz. Üniversiteler konsolide edilirken bu şekilde bir yapılanmaya gidilmesinin ülkemize renk katacağına ve demokratik gelişimimize katkı sağlayacağına inanıyoruz. 1950’lerden bu yana devam eden demokratik gelişimimizin de buna elverişli olduğu kanaatindeyiz.
 
Bunların dışında, Üniversite döner sermayelerin özel sektör işbirliğinde çalışması küçük illerdeki özellikle tıp fakültelerinin büyük illerle entegre edilmesi gerektiğine inanmaktayız.  Çünkü küçük illerdeki tıp fakültesinin geliri hocalara tatmin edici bir gelir sağlamaktan uzaktır. Ayrıca, mevcut üniversitelerimizde bulunan döner sermayelerin hemen hepsi zarar etmekte gelirleri giderlerini karşılayamamaktadır. Elbette ki sosyal yönü ağır basan kamu kurumlarının sadece özel sektör mantığı ile karlılık esasına göre çalıştırılması uygun değildir. Ancak, maruz kalınan zararın makul olması, en azından sürdürülebilir olması gerekmektedir. Özellikle tıp fakültelerinin bulunduğu birçok üniversitenin mevcut hali sürdürülemez boyuttadır. Bunun en büyük nedenlerinden biri hocalarımızı tutamayız kaygısıyla bu döner sermayelerde katkı payı dağıtımının kar üzerinden değil brüt gelir üzerinden yapılması, diğer ödemelerin sürekli ertelenmesi nedeniyle ilaç ve sarf malzemelerinin olması gerektiği rakamların çok daha üzerinde bir fiyattan alınması ve borç sarmalı içerisinde bu durumun içinden çıkılamaz hale dönüşmesidir.
 
Bu nedenle döner sermayelerin yeniden yapılandırılması, katkı payı ödemelerinin brüt gelir üzerinden değil yıllık kar üzerinden yapılması, ayrıca nispi olarak küçük olan illerde bulunan döner sermayeleri gelir seviyesi daha iyi durumda bulunan en yakın tıp fakültesi hastanesi döner sermayesi ile entegre edilerek yeni modellemelerin ortaya çıkarılması gerektiğine inanmaktayız. Hocalarımızın gelirlerinin azalmaması için ise SUT fiyatlarının makul seviyede arttırılması gerektiğine inanmaktayız. Hastaneler dışındaki döner sermayelerin ise özellikle özel sektör ile olan işbirliğinin arttırılması ve haksız rekabet ortamına girmeden gerekli üretimin yapılması ve bunun üniversite tarafından değil özel sektör tarafından satın alınması veya pazarlanmasının sağlanması gerekmektedir.
 
Özetle, üniversiteler kuruldukları bölgedeki toplumsal hayatı gerçekten çok derinden etkilemektedirler. Ülkemizin değişik coğrafyalarından gelen değişik kültür ve alışkanlıklara sahip gencecik evlatlarımız daha önce deneyim etmedikleri bir kültürün içerisine girmekte, hem kendileri hem de içinde bulundukları sosyal çevreyi derinden etkilemektedirler. Bu durum toplumun geleneğinden ahlak yapısına kadar pek çok unsuruna tesir edebilmektedir. Bu nedenle üniversite kuruluşlarında 1990’lı yıllarda olduğu gibi tüketimin canlandırılarak yörenin ekonomik kalkınmasına katkı sağlamanın dışındaki faktörlerin daha fazla dikkate alınması, bilimsel ve ekonomik olarak kurulması uygun olmayan yerlere üniversite kurulmaması gerektiğini düşünmekteyiz.
 
Esasen her biri ayrı bir makale konusu olan bu konularla ilgili bizim tavsiyelerimiz özetle yukarıda belirttiğimiz şekildedir. Bizim burada yapmaya çalıştığımız farkındalık oluşturmak ve konunun kamuoyu önünde tartışılmasına sağlayarak doğru olana ulaşmak ve ülkemize artı değer katmaktır. Elbette konunun bizim göremediğimiz çok farklı boyutları olabilir. Bunları da fikirlerimizi tartışa tartışa görüşüp en doğrusunu bulmaya gayret edebiliriz.
 
Saygılarımla…
  Emrullah ÜNAL


yorum yap


UA-126688084-1