Boşanmalar: Teşhis Doğru Tedavi Yanlış

10/12/2017    Yazarlarımız Emrullah ÜNAL Köşe Yazıları   

Boşanmalar: Teşhis Doğru Tedavi Yanlış

Boşanma dinimizce en sevimsiz helal olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle evliliklerin mümkün olduğunca devam ettirilmesi tavsiye edilmiş, boşanmanın en son çare olarak gündeme alınması önerilmiştir. Ancak ne var ki batılılaşmayla birlikte 1990’lı yıllarda %5-7 bandında seyreden boşanma oranları her geçen yıl artmış ve maalesef 2010’lu yıllardan itibaren de % 20 bandının altına inmemiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye'de 1995 yılında 28.875 olan boşanan çift sayısı 2005 yılına gelindiğinde % 332 artışla 95.895’e, 2015 yılına gelindiğinde ise % 438 artışla 126.164’e yükselmiştir. Evlilikler ise söz konusu dönemde azalan bir seyir izlemektedir. 2005'te 651.896 olan evlenen çift sayısı 57.417 kişi azalarak 2016'da 594.493'e gerilemiştir.

Evlilik ve boşanmalarla ilgili istatistiklerin yer aldığı aşağıdaki tabloyu incelediğimizde 1995 yılından 2016 yılına kadar toplam 12.516.449 kişi evlendiği 1.936.340 kişinin ise boşandığı görülmektedir. Ancak işin ilginç tarafı 1995 yılından 2001 yılına kadar boşanma bandı 28-30 bin bandında dolaşırken 2001 yılından itibaren yaklaşık 3 kat artarak 93 bin bandına çıkmış olmasıdır. İlk bakışta 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle gerek geçim sıkıntısı gerekse de işsizlik gibi nedenlerle boşanmaların bu sıçramaya neden olduğu söylenebilse de 2001 yılından sonra boşanma oranları hiçbir şekilde 91 bin bandının altına inmemiştir.

 
Tablo 1: Evlilik ve Boşanma İstatistikleri
Yıllar Evlenen Sayısı (A) Boşanan Sayısı (B) Evlenmelerin Boşanmalara Oranı Türkiye Nüfusu Evlenmelerin Nüfusa Oranı Boşanmaların Nüfusa Oranı
1995 463.405 28.875 0,06 58.522.320 * *
1996 486.734 29.552 0,06 * * *
1997 518.856 32.717 0,06 * * *
1998 485.035 32.167 0,07 * * *
1999 475.613 31.540 0,07 * * *
2000 459.049 34.862 0,08 67.803.927 0,0068 0,0005
2001 555.106 93.995 0,17 * * *
2002 521.046 95.323 0,18 * * *
2003 575.257 92.637 0,16 * * *
2004 625.635 91.022 0,15 * * *
2005 651.896 95.895 0,15 * * *
2006 650.233 93.489 0,14 * * *
2007 638.311 94.219 0,15 70.586.256 0,0090 0,0013
2008 641.973 99.663 0,16 71.517.100 0,0090 0,0014
2009 591.742 114.162 0,19 72.561.312 0,0082 0,0016
2010 582.715 118.568 0,20 73.722.988 0,0079 0,0016
2011 592.775 120.117 0,20 74.724.269 0,0079 0,0016
2012 603.751 123.325 0,20 75.627.384 0,0080 0,0016
2013 600.138 125.305 0,21 76.667.864 0,0078 0,0016
2014 599.704 130.913 0,22 77.695.904 0,0077 0,0017
2015 602.982 131.830 0,22 78.741.053 0,0077 0,0017
2016 594.493 126.164 0,21 79.814.871 0,0074 0,0015
Toplam 12.516.449 1.936.340 0,15      
*1990’lı yıllarda nüfus sayımı her beş yılda bir yapıldığından net veri bulunamamıştır.
 
Özellikle son 10 yılın verilerine bakıldığında boşanmaların sürekli arttığı buna karşılık evlenme oranlarının azaldığı resmi istatistiki verilerden açıkça görülmektedir. Rakamsal olarak ifade etmek gerekirse 1995 yılında % 6 olan boşanma oranı 2016 yılına gelindiğinde 3,67 kat artarak yaklaşık % 22’ye ulaşmıştır. Son 10 yılda ise (2005 yılından 2015’e kadar) evlenen sayısı yaklaşık % 7,41 azalırken boşanan kişi sayısı yine % 39,91 oranında artmıştır.
Boşanmanın en yoğun yaşandığı dönem genellikle evliliğin ilk 5 yılı olmakla birlikte boşanmanın en çok yaşandığı yaş gurubu 2001 ve öncesinde 25-29 iken, son yıllarda 30-34 dilimine çıkmıştır. Bu yaş yükselmesinde sosyo-ekonomik ve kültürel nedenlerle hem kırsal hem de kentsel bölgelerde evlenme yaşı ortalamasının yükselmiş olmasının etkisi büyüktür. İşin ilginç tarafı boşanmaların yoğunlaştığı bu ilk dönemde boşanma talepleri ağırlıklı olarak kadınlardan gelmektedir. Bu dönemde özellikle küçük yaşlarda evlenen çiftlerde boşanma talebi kadınlarda erkeklere göre 10 kat daha fazladır.

16-29 yaş döneminde kadınların boşanma talebi yüksek olmakla birlikte 29 yaşına kadar bu fark her yıl dengeli olarak azalmaktadır. 25-39 yaş diliminde ise erkek ve kadın boşanma talepleri birbirine iyice yaklaşmakta, özelikle 30-34 yaş diliminde, boşanma talebinde bulunma hususunda erkek ve kadınlar hemen hemen birbirine eşitlenmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi 30 yaşına kadar boşanma talebi ağırlıklı olarak kadınlardan gelmektedir. Bunun değişik sosyal-kültürel-ekonomik-duygusal nedenleri olabilir. Ağırlıklı olarak duygusal gerekçelerin öne çıktığı düşünülmektedir. Zira arkadaşlık, söz ve nişanlılık dönemlerinde hayali kurulan evlilikle gerçekler arasındaki fark ve son yıllarda artan kadına yönelik haklar ile televizyon dizilerinin özendirmesi ve ekonomik özgürlüklerin etkisinde kalan kadınların erkeklere göre çok daha kolay boşanma talebinde bulunabildikleri görülmektedir. Çocukların olması ile birlikte kadın açısından aile bağları artmakta, kadının evliliği sürdürme mecburiyet ve talebini artırmakta, kadınların bu gerekçeyle boşanma talebinde bir düşüş görülmektedir.

29 yaşına kadar boşanma talebinde kadınlar her yaş diliminde önde iken, 35-75 yaş arasında boşanma talebinde erkekler yükselen bir trendle kadınların önüne geçmekte, oransal olarak özellikle 45-49 döneminden sonra erkeklerin boşanma talebinin kadınlara oranla giderek artarak 3 katına kadar (yani 1 kadına karşılık 3 erkeğin boşanma talebinde bulunması) ulaştığı görülmektedir. Çocukların doğması ve kadınların fiziksel erozyonunun öne çıkmaya başladığı 30’lu yaşlardan sonra, gerek televizyon gerek internet ve gerekse de toplumda karşılaştığı manzaralardan etkilenen erkeklerde görülen daha genç bir kadın arayışının bir yansıması olarak, boşanma talebinde erkekler yükselen bir trendle öne geçmektedir.

Boşanma kararlarında kadınların kararlılığının, ekonomik özgürlükleri ile doğru orantılı olduğu bilinen bir gerçektir. Sosyo-ekonomik gelişmişliğinin boşanma olaylarını tetiklediği, eşlerin birbirine tahammül sınırlarını aşağıya çektiği görülmektedir. Ancak, ülkemizdeki boşanmalardan önemli bir bölümü muvazaalı olup kadınların anne babalarının maaşlarını almak için eşlerinden boşanmaları azımsanmayacak boyuttadır. Ancak, Cumhuriyet tarihinin en yüksek ve zaman olarak en uzun dönemli büyüme rekorlarının kırıldığı 2000’li yılların başlarında boşanma oranlarının artmasını sadece kadınların anne babalarının emekli maaşlarını almak için anlaşmalı boşanmalarına bağlamak, en azından tamamen tutarlı bir açıklama olarak gözükmemektedir.

Boşanma nedenlerine bakıldığında ise TÜİK tarafından yapılan araştırmaya göre, geçimsizlik % 96,70 ile boşanma nedenlerinin başında yer almaktadır. Diğer boşanma nedenleri ve oranları ise zina %  0,07, cana kast %  0,03, cürüm ve haysiyetsizlik %  0,24, terk ve akıl hastalığı %  0,05, diğer nedenler yüzde 0,80 ve bilinmeyen nedenler ise % 2,09’dur. 

Boşanma nedenleri arasında ağırlıklı olarak “geçimsizlik” gösterilmektedir. Ancak bu sebebin çok doğru olmadığı; zina, cürüm, kötü muamele gibi gerekçelerin geçimsizlik gerekçesinin içinde örtüldüğü/gizlendiği değerlendirilmektedir. Özellikle çocuklu ailelerin boşanma sebebi olarak zina, cürüm, kötü muamele gibi gerekçeler, çocukların geleceğine yönelik kaygılar ve çocuklar üzerinde oluşabilecek mahalle baskısı ve kötü anılma kaygısı sebebiyle, boşanmaların gerçek sebepleri gizlenmekte ve gerçek boşanma gerekçesi geçimsizlik sebebinin içine gizlenmektedir. 
 
Teşhis Doğru Ancak Tedavi Yanlış

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız durum bize aile yapımızda ciddi çözülmeler meydana geldiğini bunun için acil önlemler alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Özellikle televizyon ve medya tarafından sürekli erozyona uğratılan milli ve manevi değerlerimizin tekrar restore edilmesi gerektiğine inanmaktayız. Ancak ne var ki yukarıda yer alan bilgiler ve bu bilgiler ışığında yapılan değerlendirmeler doğru olmasına karşılık aile yapısının korunmasına ilişkin alınan tedbirler maalesef hep tek taraflı ve yanlış bir şekilde uygulanmaktadır. Tıp literatüründe ki deyimle “teşhis doğru ancak tedavi yanlıştır”.

Bugün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının uygulamalarına bakıldığında aileyi korumak için alınan tedbirlerde suçlu taraf hep erkeklermiş gibi erkekleri sınırlandırmak üzerine uygulamalar yapıldığı görülmektedir. Kadının masumiyeti karinesi altında medyanın da olayları abartması ile erkekleri aile içi şiddetin tek sorumlusu olarak görerek buna ilişkin hukuki düzenlemeler yapılmaktadır. Aile Bakanlığı artık Aile Bakanlığı olmaktan çıkmış “Kadınları Koruma Bakanlığı” olmuştur. Bu sözümüze kanıt isteyenlerin 6284 sayılı kanunu okumaları yeterlidir.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Hükümlerine bakıldığında sanki aile bütünlüğünü bozan sadece erkeklermiş gibi düzenlendiğini görmekteyiz. Öyle ki kadına yönelik şiddetin genel bir tanımı yok. Her şey ama her şey bu şiddet içerisine girebilir. Çünkü söz konusu kanunda şiddet; “kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışları” olarak tanımlanmıştır. Yani daha şiddet yapmasan dahi yapma imkânı var diye senin hakkında kadının şikâyette bulunması halince evinden uzaklaştırılabilir, evladını görmekten mahrum kalabilir, eşine evinin tüm masraflarını karşılamak senin üzerinde olmak kaydıyla ayrıca nafaka ödemek sorunda kalabilirsiniz. Eşiyle cinsel ilişki kurmak istemeyen kadın tarafından adınız tecavüzcüye bile çıkabilir.

Kadının şiddetle ilgili şikâyette bulunması halinde kanunun 8 inci maddesine göre koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Kanuna göre önleyici tedbir kararı geciktirilmeksizin verilir ve bu kararın verilmesi, bu Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez. Yani kısacası şiddetle ilgili tedbir kararı alınması için delil bile gerekmediğinden bir sinirlilik halince kendini sınırlayamayan kadının eşini şikâyet etmesiyle bütün bu saydıklarımızla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Bu Kanunda belirtilen tedbirlerle birlikte hâkim, 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununda yer alan koruyucu ve destekleyici tedbirler ile 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre velayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında karar vermeye de yetkilidir. Şiddet uygulayan, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla hâkim, şiddet mağdurunun yaşam düzeyini göz önünde bulundurarak talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir. Yani kısacası erkekler her türlü masrafı çekecek ama evine giremeyecek, çocuklarını göremeyecek, eşine yaklaşamayacak. İşin komik tarafı ise kanunun 1 inci maddesinin (ç) bendine göre bu Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirler ayrımcılık olarak yorumlanamaz. Bütün bu saydıklarımız eğer ayrımcılık değilse biri bana ayrımcılığın ne olduğunu açıklasın lütfen. Yanlış anlamayın ama bize göre bu düzenlemeler ayrımcılığın da ötesinde resmen erkekleri köleleştirerek kadınların insafına terk etmektir.

Zaten 4721 sayılı medeni kanunla nafakanın sürekliliği ve mal birliği ilkesi getirilerek erkekler oyuna 2-0 geriden başlarken “Aile”  ya da daha doğru adıyla “Kadın Bakanlığı” tarafından yapılan bu düzenlemeler erkekleri köleleştirmekten başka bir şey değildir. Bugün erkekler eşlerinden boşandıkları zaman çocukları olmasa dahi ömür boyu nafaka ödemek durumunda kalabilmektedir. Eğer evlenmeden önce evlilik sözleşmesi yapmadıysa boşanırken malının yarısını kadına bırakmakta ve 6284 sayılı kanunla maalesef bu uygulamalar daha evlenmeler başlamadan yürürlüğe konulmaya başlanabilmektedir.

Bu kanunları yapanlar ya kadınların fıtri yapısını bilmiyorlar ya da Türk aile sistemine garezleri bulunmaktadır. Kadınlar fıtri olarak anlık duruma göre karar verirler. Yani eşine o zaman kızmışlarsa o sinirle 10 yıllık 20 yıllık maziyi karıştırarak ne var ne yok ortaya döktükleri gibi, erkeğine ağzına geleni söyleyebilmektedir. Sözde kadını koruma adına yapılan düzenlemelerden sonra ise birçok kadın o anlık sinirle eşini şikâyet ederek evden uzaklaştırmakta, evladını görmekten men etmekte, barışma taleplerini reddederek erkeği resmen süründürmektedir. Daha sonra pişman olsa da bu uygulamadan dönememektedir. Ancak sanılanın aksine kadınlara verilen bu haklar aile birliği korumaya yetmemekte tam tersine boşanmaların artmasında katalizör görevi görmektedir. Çünkü evinden uzaklaştırılan, gururu incinen, evladından mahrum bırakılan erkekler bu durumla karşılaştıkları zaman eğer cinnet geçirip kötü bir fiil işlememişlerse büyük çoğunlukla eşinden ayrılmayı tercih etmektedirler. Önceki eşinden ağzı yandığı içinde genellikle ya imam nikâhıyla evlenmekteler veya nikâhsız beraberlik yaşamayı tercih etmektedirler. Yani anlayacağınız bu düzenlemeler aile korumaktan uzaktır. Eğer bu mevzuat değiştirilmez ve  bu haliyle uygulanmaya devam edilirse belki 10 veya 20 sene sonra kadınlar kendileriyle evlenecek erkek bulamayacaktır.

Peki, ne yapılmalı diye sorulacak olursa şu durum bilimsel olarak da kanıtlanmıştır ki dini ve kültürel değerlere bağlılığın ve ataerkil yaşam biçiminin boşanma oranlarını ters yönde etkilediği ve aile birliğinin korunmasında önemli bir faktördür. Bu nedenle, aileleri korumak için öncelikle evlenmeden önce genç nesillerin milli ve manevi eğitimlerine ağırlık verilmesi gerekmektedir. Kadınların kocalarının kendileri için bir koruyucu, evlatlarının kahramanı ve evin direği olduğunu bilmesi, erkeklerin de kadınların kendilerine Allah’ın bir emaneti olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Aile içi problemlerde bunun öncelikle aile içinde çözülmesini tercih etmeleri, hiç problemsiz veya hiç tartışmanın olmadığı bir ailenin hemen hemen dünya üzerinde olmadığı, ufak tefek tartışmaların ailenin oturmasına sevginin artmasına ve insanın tecrübe kazanmasına katkıda bulunduğu değerlendirilerek fazla büyütülmeden söndürülmesi gerekmektedir. Bunun yanında özellikle evlilik dışı yaşamayı özendiren dizi ve filmlerin yasaklanması veya yasaklanamıyorsa en azından geç saatlerde yayına konulmasının sağlanması, internetten müstehcen yayınlarının kaynağında kesilmesi ve ahlaksızlığın önüne geçilmek için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğine inanmaktayız. Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddeti engellemek içinse bu şekilde düzenleme yapmaktan ziyade idam gibi haksız yere cana kıymayı caydırıcı cezaların getirilmesinin daha etkili olacağını düşünmekteyiz. Aksi halde erkeler sürünür aileler parçalanır. Sonuçlarda bunları göstermiyor mu sizce?
Saygılarımla….
EMRULLAH ÜNAL


yorum yap


UA-126688084-1