Devlet mi Zengin Erkekler mi?

10/12/2017    Yazarlarımız Ömer DEMİRDAŞ Köşe Yazıları   

Devlet mi Zengin Erkekler mi?

Geçen yazımızda Anayasa Mahkemesi’nin 4721 sayılı Türk Medeni Kanun ile nafakanın süresiz olması hakkında getirilen düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığı hususunda vermiş olduğu kararı içerisine herhangi bir yorum katmadan vermiş ve bu konudaki yorum ve düşüncelerimizi bir sonraki yazımızda açıklayacağımızı ifade etmiştik. Bu yazımızda ise Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karar hakkında görüşümüzü dile getirmeye çalışacağız.

Nafaka sözlük anlamı itibarıyla zorunlu ihtiyaç ve maişet için sarfolunacak para ve azık demektir. Anayasa Mahkemesi 2012 yılında vermiş olduğu kararda Anayasa’nın 2. maddesinde sözü edilen “Sosyal Hukuk Devletini” devletin vatandaşlarına asgari bir yaşam düzeyi sağlama görevi olarak tanımlamış ve bu kapsamda sosyal hukuk devletinin insan onurunu ve sosyal adaleti sağlamakla yükümlü olduğunu ifade etmiştir. Bu kapsamda devletin kişi ve toplum yararı arasında denge kurması gerektiği, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak eşitliği, sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri korumakla mükellef olduğunu belirtmiştir.

Aynı kararda mahkeme, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek eşin, kusuru daha ağır olmamak şartıyla geçimi için diğer eşten mali gücü oranında ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 176. maddesinde sayılan şartlar gerçekleşmediği müddetçe,  herhangi bir süresınırı olmaksızın nafaka isteyebileceğini ifade etmiştir. Mahkemeye göre yoksulluk nafakasının özünde ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi yer almaktadır. Yoksulluk nafakasının amacı nafaka alacaklısını zenginleştirmek değil, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün de bulunması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi, özetlemeye çalıştığımız gerekçeleri öne sürerek boşanma sebebiyle yoksulluğa düşen eşi korumak için diğer eşin, koşulları bulunduğu sürece, herhangi bir süre sınırı olmaksızın yoksulluk nafakası vermesini, sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği olarak niteleyerek, Aile Mahkemesi tarafından itirazen yapılan iptal başvurusunu oy çokluğuyla reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin kararına bakıldığında yoksulluk nafakasının süresiz olması hususunda dar kapsamlı düşündüğünü görmekteyiz. Öncelikle mahkeme evliliğin bir akit olduğunu, kan bağı gibi bir bağ olmadığını göz önünde bulundurmamıştır. Evlilik sözleşmesi niteliği itibari ile herhangi bir şirket için yapılan ortaklık sözleşmesinden farklı bir sözleşme değildir. Bir şirkette ortak olan kişiler maddi ve manevi olarak birbirleriyle uyumlu çalıştıkları sürece bu ortaklığı sürdürürler ve herhangi bir anlaşmazlık durumunda ise bu ortaklıklarını bitirirler. Tasfiye veya diğer şekilde sona eren bu ortaklığın bitmesinden sonra bu kişiler arasında herhangi bir bağ kalmaz.

Aynı şekilde evlilikte bir çeşit hayat ortaklığı olup, kadın ve erkeğin maddi ve manevi olarak birbirleri ile uyum içinde yaşadıkları sürece devam eder. Anlaşmazlık durumunda ise taraflardan birinin veya her ikisinin talebi üzerine evlilik mahkeme kararı ile sona erdirilir. Elbette boşanma sonucu taraflardan birinin yoksul ve mağdur duruma düşme ihtimali her zaman vardır. Bu nedenle bu kişilerin temel ihtiyaçlarının boşanma sonucunda kusuru olan taraf tarafından belli bir süre karşılanması uygundur. Bu durum Anayasa Mahkemesi’nin de ifade ettiği gibi ahlaki ve sosyal dayanışma düşüncesine de uygundur. Ancak, zaten çekilmez hale gelmiş olan evliliğin sona erdirilmesi neticesinde boşanan eşin bakımının ömür boyu diğer tarafa yükletilmesi hakkaniyete ve insan haklarına uygun olmadığı gibi aynı zamanda modern bir kölelik ve zulümdür.

Sosyal hukuk devleti vatandaşlarına asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla yükümlüdür. Ancak, yasaların hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi de hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Yasa koyucu hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanmalıdır. Bunu sağlarken hakkaniyeti gözetmesi, kişilerin hukuki ve sosyal olarak herhangi bir bağı kalmamış olan eski eşlerine ömür boyu bakmakla mükellef kılmaması gerekmektedir. Aksi takdirde boşanan eş için yeni hayat kurmak daha da zorlaşacağı gibi, ömür boyu nafaka alan kadın tarafından hayat nafakanın bir nevi hayat sigortası gibi görülmesine neden olmaktadır. Yoksulluk nafakasının süresiz olması bu nafakayı alan tarafın, karşı tarafı ömür boyu cezalandırmak amacıyla gelir getirici bir işte çalışmama ve evlilik akti yapmadan birlikte yaşama gibi davranışlara itebilmektedir. Bu haller yoksulluk nafakasının süresiz de olsa bir ceza olmadığını savunan görüşleri haksız çıkarmaktadır. Boşanmadan kaynaklanan bir nafaka alacağının varlığının belli koşullar altında, nafaka borçlusunun veya nafaka alacaklısının yaşamı boyunca, sanki mülkiyet hakkıymış gibi sürekli olması, hak düşürücü süre ve zaman aşımı kavramlarının kabul edildiği bir hukuk sisteminde adalet duygusunu zedelemektedir. Toplumda azımsanmayacak sayıda erkek söz konusu uygulamadan dolayı mağduriyet yaşamakta ve adalete olan güvenleri de her geçen gün daha da azalmaktadır.

Kanunda lehine nafaka hükmedilecek kişinin erkek veya kadın olması konusunda bir ayrım yok ise de uygulamada nafakaya genellikle kadınlar lehine hükmedilmektedir. Bugün % 99,9’u erkelerin aleyhine olmak üzere, ekonomik olarak eğer çalışmayacak şekilde özürlü değil ise kişinin sürekli bir iş veya geliri olmasa, kendisi dışındaki sebeplerle çalışamasa dahi ekonomik durumuna bakılmaksızın mahkemeler tarafından süresiz olan nafakaya hükmedilmektedir. Bu durum, kanunda ekonomik gücüyle orantılı olarak diye ifade edilen ödeme gücünün fiiliyatta hiç dikkate alınmadığının açık delilidir.

Bugün yoksulluk nafakasını düzenleyen 4721 sayılı Kanun'un 175. Maddesine göre yoksulluk nafakasına hükmedebilmek için tarafların evli kaldığı sürenin, tarafların çocuklarının olup olmamasının, nafaka alacaklısının çalışmaya engel bir özrünün olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır. Pek çok halde yoksulluk nafakası borçluları boşanmasa idi evlilik içinde olduğundan daha fazla ağır bir yük altına girmektedirler. Yoksulluk nafakasının sürekli olması boşanan kişilerin yeniden evlenmesini engelleyici mahiyette olduğu çok açıktır

İnsanların boşanarak aralarındaki hukuki ilişkiyi bitirmiş olmalarına rağmen evlilik birliğinde var olan sorumluluklarının ömür boyu devam etmesi, boşanmakla ortak hayatları biten kişileri birbirlerine sürekli olarak bağımlı kılmaktadır. Bu durum aynı zamanda nafaka yükümlüsü eski eşin nafaka alan tarafın kanunda yazılı şartları taşıyıp taşımadığını kontrol amacıyla, onun özel hayatına müdahale anlamına gelebilecek davranışlara ve onun üzerinde psikolojik baskı kurmasına neden olabilmektedir. Nitekim medyanın da sürekli abartarak verdiği kadın cinayetlerinin birçoğunun boşanmış eşler tarafından işlenmesinde söz konusu hususun da etkili olduğu kanaatindeyim.

Nafakanın yükümlüleri üzerindeki olumsuz etkisi sadece sosyal ve ekonomik değildir, özgürlüğü kısıtlayıcı sonucu da bulunmaktadır. İcra ve İflas Kanunu'nun 'Nafakaya İlişkin Kararlara Uymayanların Cezası' başlıklı 344. maddesinin 1. fıkrasında 'Nafakaya ilişkin kararların gereğini yerine getirmeyen borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir.' denilmekte olup, bu hükme göre nafaka ödemeyen yükümlüler hapis cezası ile cezalandırılmakta, kişilerin nafaka borçlarını pek çok durumda yakınları ödemektedir.  Buna en güzel örnek ise Beşiktaş’ın eski kalecisi Fevzi’nin basına da yansıyan durumudur.

Sonuç olarak, toplumsal bir olgu olan ve Devletin aktif olarak mücadele etmesi gereken yoksulluğun sorumluluğunun, boşanan taraflardan birisinin üzerine ömür boyu yüklenmesi, ne sosyal devlet ilkesine, ne hakkaniyete ve ne de mantığa uygun bir çözüm değildir.

Devlet mi Zengin Yoksa Erkekler mi?

Öte yandan, evlilikle ilgili nafaka hususunda nafakanın sürekli olmasını sosyal hukuk devletinin bir gereği olarak gören Anayasa Mahkemesi maalesef aynı ilkeyi işsizlik fonu uygulamasında öngörmemiştir.

Bugün işsizlik fonundan maaş alabilmek için; kendi istek ve kusuru dışında işsiz kalmak, hizmet akdinin feshinden önceki son 120 gün içinde prim ödemiş olmak ve son üç yıl içinde en az 600 gün süre ile işsizlik sigortası primi ödemiş olmak gerekmektedir. İşsizlik sigortasını başlatmak için hizmet akdinin feshinden sonraki 30 gün içinde en yakın İŞKUR birimine şahsen ya da elektronik ortamda başvurmak da zorunludur. Aksi takdirde gecikilen aylara ait işsizlik maaşlarını alamıyorsunuz. İşsizlik ödeneği sigortalının son 4 aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde 40'ı olarak ödenmektedir. Ancak işsizlik ödeneğinde tavan uygulaması bulunmakta ve işsizlik ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının %80'ini geçememektedir. Örneğin asgari ücretle çalışan bir kişi işten çıkarılması durumunda sonra aylık 711,00 TL işsizlik maaşı alabilmektedir. Aynı şekilde asgari ücretten daha fazla ücret alan bir çalışanın alabileceği en yüksek işsizlik maaşı daha önce maaşı ne olursa olsun azami 1.422,00 TL’dir.

 
2017 Brüt Asgari Ücret 1.777,50 TL
2016 Yılında en düşük İşsizlik maaşı miktarı (1.777,50*0,4) 711,00 TL
2016 Yılı En Yüksek İşsizlik Ücreti tavanı (1.777,50*0,8) 1.422,00 TL
 
Görüleceği üzere bir insan işsiz kalmadan önce ne kadar maaş alırsa alsın, isterse 20 yıl işsizlik fonuna maaşından kesinti yapılmış olsun alabileceği maksimum işsizlik maaşı miktarı asgari ücretin brüt tutarının % 80’i kadardır ki bunun da bugün için değeri 1.422,00 TL’dir. Yani bir çalışan işsiz kalmadan önce tavan tutardan işsizlik prim yatırsa, değil 1 ay isterse 20 yıl prim yatırmış olsa da alabileceği maksimum tutar 1.422,00 TL olup, bunun da maksimum ödeme süresi 10 aydır. Yani devlete ne kadar prim yatırırsanız yatırın en fazla alabileceğiniz tutar toplamda 14.220,00 TL’dir. Ancak son 120 gün içinde sürekli ve son 3 yıl içinde toplam 600 gün prim ödemediyseniz ve diğer şartlarınız da tutmuyorsa bu kadar dahi almanız mümkün değildir. Bu nedenledir ki bugün işsizlik fonunda biriken para devasa boyutlara varmış devlet için ucuz borçlanma kaynağı haline gelmiştir.

Hal böyle iken bir insan evlense ve 1 ay sonra boşansa, kusurlu olsa da olmasa genellikle mahkemeler tarafından hemen süresiz nafakaya hükmedilmekte, insan asgari ücret alsa veya işsiz bile olsa sonuç değişmemekte, erkek için para olmasa dahi o nafakayı temin etmek bir nevi farz haline gelmektedir. Devlet kendisine sürekli prim ödeyene işsizlik maaşı ödemek için yukarıda saydığımız gibi bir sürü şart öne sürerken ve de en fazla aylık 1.422,00 TL ve 10 ay bu maaşı verirken, bir erkek evlendikten bir ay sonra dahi boşansa ömür boyu nafaka ödemekle yükümlü olmaktadır. Bunun neresinde adalet, neresinde hakkaniyet vardır? Bu durumu savunacak herhangi aklıselim sahibi olamaz olmamalı da? Bir kadın sırf dul kaldı diye erkekleri bu şekilde ömür boyu cezalandırmak insan haklarına, evrensel hukuk normlarına ve hakkaniyete aykırıdır. Şu da kesindir ki söz konusu durum ileri de mutlaka bumerang etkisi yapacak ve kadınların kendisi olmasa dahi çocukları benzer durumlarla karşılaşabilecektir. Şimdi bu yazdıklarımıza itiraz edenler haklılığımızı o zaman daha iyi anlayacaklardır.

İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içerisinde insana kendisine en yakın olan kişiler kan bağı ile bağlı olan akrabalarıdır. Bu nedenle, eğer kadın boşandığı zaman bakıma muhtaç kalacaksa geçiminin öncelikle birinci derece akrabaları tarafından sağlanması, bunun olmaması durumunda ise kadınlara devletin kendisinin bakması icap eder. Biz hiçbir zaman kadınlar boşandıkları zaman tamamen eli boş bir şeklide sokağa salınsın demiyoruz. Elbette ki kadın boşandığı zaman onun en azından belli bir süre geçiminin eski kocası tarafından sağlanması gerekmektedir. Bu nedenledir ki dinimiz mehir denen bir olguyu evliliğin bir unsuru haline getirmiştir. Çünkü dinimizce kadınlar boşandıkları zaman iddet müddeti boyunca evlenemezler. Hem bu sebeple hem de birçok hikmete binaen kadınlara evlenirken mehir isteme hakkı verilmiş ve bunda da herhangi bir kısıt getirilmemiştir. İsterse çok cüzi bir miktar isteyebileceği gibi evleneceği adamın durumuna göre örneğin 1 milyon TL gibi bir para veya eşdeğer bir şeyi de mehir olarak isteyebilir. Bu kadının hem hakkı hem de güvencesidir. Ancak bunda bile sonuçta bir sınır bulunmaktadır. Erkek evliliği sona erdireceği zaman sonuçta ne gibi bir maliyetle karşılaşacağını daha evliliğin başında öngörebilmektedir.

Mevcut durumda ise ister 1 ay ister 1 hafta fiili olarak evli kal, evlenir evlenmez kadın kocasının malına ve gelirine ortak olmakta ve boşanma durumunda resmi olarak hayat sigortası yaptırmış olmaktadır. Anayasa Mahkemesinin kararına katılmayan üyemizin de ifade ettiği gibi tarihin hiçbir döneminde, hiçbir hukuk sistemi bugün ülkemizde uygulandığı şekilde boşanan eşlerden biri yoksulluğa düşecek diye diğeri için ömür boyu sürebilecek yoksulluk nafakası yükümlülüğü öngörmemiştir.

Eğer bir ailede çocuk varsa çocuğa bakma mükellefiyeti erkeğe aittir. Kadının çocuğa bakması kocasına bir lütfudur. Bu nedenle eğer ailede çocuk varsa o çocuk boşandıktan sonra annede kalıyorsa erkeğin (çocuğun velayetini alsın veya almasın) o çocuğun her türlü ihtiyacını gidermesi gereklidir hatta zorunludur. Bu durumda her ne kadar annesi de olsa bakma mükellefiyeti olmadığından kadına da bakıcı parası kabilinden bir ücret belirlenmesi hakkaniyete uygundur. Ancak ortada çocuk yoksa bir kadına sırf belli bir süre bir adamla evli kaldı diye ömür boyu o kadının bakımını yüklemenin sosyal hukuk devleti ile herhangi bir ilgisi yoktur. Bu açıkça medya ve feministlerin baskısından korkarak erkeklere yapılan bir zulümdür.

Peki bu kadar eleştirdiğimiz süresiz nafakanın yerine nasıl bir düzenleme yapılması gerekmektedir. Bunun çözümü nedir diyenlere ise bizim tavsiyemiz acilen Nafaka ve Mehir Fonu’nun kurulmasıdır. Bu fonun acilen kurulmasının hem kadına hem erkeğe hem de topluma ve ekonomiye çok büyük katkıları olacaktır. Bunun nasıl kurulacağı, nasıl işleyeceği ilahiyatçı, ekonomist ve hukukçulardan oluşacak olan bir komisyon tarafından formüle edilmelidir. Ancak, bu tartışmaya çorbada tuz misali katkımız olması açısından bizim kafamızdan nasıl bir formül düşündüğümüzü, yazımızı daha da uzatıp sizi sıkmamak adına gelecek yazımıza bırakıyoruz.

 
Saygılarımla…
Ömer DEMİRDAŞ  


yorum yap