Taşeron İşçiler Olayına Farklı Bir Bakış: Hak Arayışı mı İyilikten Maraz Doğması mı?

12/10/2017    Ömer DEMİRDAŞ Köşe Yazıları   

Taşeron İşçiler Olayına Farklı Bir Bakış: Hak Arayışı mı İyilikten Maraz Doğması mı?

Taşeron işçilerin kadroya alınma meselesi çok uzun zamandır ülkemiz gündemini meşgul etmektedir. Özellikle taşeron işçiler tarafından açılan davalar sonrasında birçok kamu kurumunda çalışanların kadroya alınması gerektiği şeklinde verilen mahkeme kararları sonrasında işin boyutu çok farklı bir hal almıştır. Biz ise bu yazımızda konuya daha farklı bir açıdan bakarak olayın farklı yönleriyle değerlendirilmesine katkıda bulunmaya çalışacağız.


Taşeronluk Sisteminin Gelişimi:
 
Taşeronluk müessesesi esas olarak alt işveren-asıl işveren ilişkisinin sonucu ortaya çıkmıştır. Nitekim bu husus 4857 sayılı İş Kanununun tanımlar başlıklı 2 inci maddesinde;

“Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.”

şeklinde düzenlenerek hukuki olarak da tanımlanmıştır.
 
Esasen çok uzun zamandır özel sektörde inşaat başta olmak üzere emek yoğun alanlarda uygulanan taşeronluk sistemi, kamu kurum ve kuruluşlarında da hızla yayılmış ve bugün itibari ile yaklaşık 600.000 kişinin doğrudan, 200.000 kişinin ise dolaylı olarak (araba kiralamasında olduğu gibi) istihdam edildiği bir alan olmuştur. Mevcut hali ile kamuda istihdam edilen taşeron işçiler toplam 12 milyon işçi statüsünde çalışanların % 6,6’sını teşkil etmektedir. Özel sektörle birlikte ise ülkemizde çalışan işçilerin yaklaşık % 10,8’i taşeronluk sistemi altında istihdam edilmektedir. Her ne kadar özel sektörde çalışan taşeron sayısı kamuda çalışanlara yakın ise de ülkemizde taşeron işçilerle ilgili bir konu açıldığında özel sektörden ziyade kamu da çalışan taşeron işçiler konuşulmaktadır. Peki, esasen hem özel sektör çalışanları hem de kamu çalışanları aynı iş kanununa tabi olmasına rağmen bu husus neden hep kamu için gündeme getirilmektedir. Cevap oldukça basittir: ülkemizde bulunan hemen hemen tüm sendikaların başlıca örgütlendiği alan kamudur. Özel sektörde örgütlenseler bile özel sektör devlet kadar müşfik davranmamakta, grev veya verimsizlik söz konusu olduğunda hemen lokavt veya işten çıkarmalarla karşılık vermekte ve bu durum karşısında sendikalar etkisiz kalmaktadırlar.
 
Kamuda ise devlet gerçekten “baba” gibi davranmaktadır. Her ne kadar aynı iş kanununa tabi olsalar da kamuda çalışan kadrolu işçilere aynı veya benzeri işi yapan özel sektör çalışanlarıyla kıyaslanamayacak derecede yüksek maaş vermekte, işten çıkarmaları gerek siyasi gerekse de sosyal nedenlerle hemen hemen hiç kullanmamakta, verim alamasa dahi çalıştırmaya devam etmektedir. Hatta öyle ki Sümerbank örneklerinde gördüğümüz gibi fabrikalar kapatılsa veya satılsa dahi çalışmayan işçilere maaş ödemeye, sendikalarla sözleşme yapmaya devam etmektedir. Toplumumuzda oluşan genel kanı memurların iş güvencesine sahip olduğu bu nedenle de verim alınamadığıdır. Bu husus belli oranda doğru olsa da iş güvencesi 4857 sayılı İş kanununa tabi olan işçiler için de fiilen vardır. Bu nedenle kamuda çalışan memurlar kadar kamuda çalışan kadrolu işçilerden de verim alınamamaktadır.
 
İşte bu nedenlerle kamu da öncelikle yardımcı hizmetler alanında istihdam edilen memur ve kadrolu işçiler yerine yeni memur alınmayarak taşeron işçi çalıştırılmaya başlanmış, hizmetteki kalite ve verim artışı ile daha düşük fiyata daha güzel hizmet alınmasının görülmesiyle bu taşeronluk sistemi hemen hemen tüm alanlarda hızla yayılmıştır. Bugün devlette memur statüsünde veya memurlara ilişkin özlük haklarına doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olan yaklaşık 3 milyon, kadrolu işçi olarak ise yaklaşık 270.000 kişi istihdam edilmektedir. Bu durum göstermektedir ki bugün itibari ile kamuda çalışan taşeron sayısı kadrolu işçilerin 2 katından fazladır. Memurlarla kıyaslandığında ise doğrudan istihdam edilenlerin sayısı bile toplam memurların % 20’sini aşmıştır.
 
Durum böyle olunca pek tabi ki bu kadar büyük bir kitle siyasilerin de ilgisini çekmiş ve özellikle 2015’te yapılan seçimlerde hemen hemen tüm siyasiler taşeronluk sisteminin ya tamamen kaldırılacağı ya da bunların tamamının veya bir kısmının kadroya alınacağı şeklinde vaatlerde bulunmuştur. Mevcut Hükümetimiz ise 7 Haziran öncesinde bu meseleye ihtiyatla yaklaşırken, 7 Haziranda oluşan siyasi tablonun da etkisiyle, diğerleri kadar olmasa da taşeron işçilerden asıl işi yapanların kadroya alınacağını taahhüt etmiştir. Bu kapsamda Karayollarında çalışan taşeron işçilerin başta olmak üzere elinde mahkeme kararı olanlar başta olmak üzere asıl işi yapan işçilerin yapılacak olan düzenleme ile kadroya alınacağı taahhüt edilmiş ve bunun 3 aylık eylem planı içerisinde gerçekleştirileceği açıklanmıştır. Ancak bu hususun gerçekleştirilmesinden önce olayın bilinmeyen veya bilinip de göz ardı edilen kısımları ile ilgili kamuoyunun ve kanun yapıcıların bilgilendirilmeye ihtiyacı vardır.
 
Taşeron İşçiler Sorununun Ortaya Çıkışı

Yukarıda da açıklandığı üzere taşeron işçiler meselesi esas olarak alt işveren-asıl işveren ilişkisi sonucunda ortaya çıkmıştır. Kanun koyucu işçilerin haklarını korumak ve bu hususun istismar edilmesini engellemek maksadıyla 4857 sayılı İş Kanununda bazı düzenlemeler yapmıştır. Örneğin kanunun 2 inci maddesine göre;

 Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez.”

Aynı şekilde kanun koyucu 4857 sayılı kanunun aynı maddesinde bu hususun kamuda istihdam edilecek işçiler ve/veya kamu işverenleri tarafından hülle yapılmak suretiyle istismar edilmemesi için de bazı hükümler ihdas etmiştir;

(Ek fıkra: 1/7/2006-5538/18 md.) Kanuna veya kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kamu kurum ve kuruluşları ile bunların doğrudan veya dolaylı olarak sermayesinin en az yüzde ellisine sahip oldukları ortaklıklarda, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu veya diğer kanun hükümleri çerçevesinde, hizmet alımı amacıyla yapılan sözleşmeler gereğince, yüklenici aracılığıyla çalıştırılanlar, bu şekilde çalışmış olmalarına dayanarak;

a) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait kadro veya pozisyonlara atanmaya,

b) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait işyerlerinin kadro veya pozisyonlarında çalışanlar için toplu iş sözleşmesi, personel kanunları veya ilgili diğer mevzuat hükümlerine göre belirlenen her türlü malî haklar ile sosyal yardımlardan yararlanmaya,

hak kazanamazlar.

(Ek fıkra: 1/7/2006-5538/18 md.) Sekizinci fıkrada belirtilen işyerlerinde yükleniciler dışında kalan işverenler tarafından çalıştırılanlar ile bu işyerlerinin tâbi oldukları ihale mevzuatı çerçevesinde kendi nam ve hesabına sözleşme yaparak üstlendiği ihale konusu işte doğrudan kendileri çalışanlar da aynı hükümlere tâbidir. Sekizinci fıkrada belirtilen kurum, kuruluş veya ortaklıkların sermayesine katıldıkları ortaklıkların kadro veya pozisyonlarında çalışan işçilerin, ortak durumundaki kamu kurum, kuruluş veya ortaklıkların kadro veya pozisyonlarına atanma ya da bu kurum, kuruluş veya ortaklıklarda geçerli olan malî haklar ile sosyal yardımlardan yararlanma talepleri hakkında da sekizinci fıkra hükümleri uygulanır. Hizmet alımına dayanak teşkil edecek sözleşme ve şartnamelere;

a) İşe alınacak kişilerin belirlenmesi ve işten çıkarma yetkisinin kamu kurum, kuruluşları ve ortaklıklarına bırakılması,

b) Hizmet alım sözleşmeleri çerçevesinde ya da geçici işçi olarak aynı iş yerinde daha önce çalışmış olanların çalıştırılmasına devam olunması,

yönünde hükümler konulamaz.”
Yukarıda yer alan mevzuat hükümlerini kısaca özetlersek işçileri haklarını korumak için kanun koyucu asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından çalıştırılmasını yasaklamış, asıl işin teknolojik nedenler veya işin gereği gibi sebepler dışında kısımlara bölünerek alt işverene verilmesine cevaz vermemiştir. Aynı şekilde kamuda 4734 sayılı kanun kapsamında istihdam edilen taşeronların kadroya bu görevlerde çalışmasının kadroya alınması veya toplu sözleşme hükümlerinden yararlanması hakkını vermeyeceğini açıkça hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde düzenlemiştir. Yine kanun koyucu hizmet ihaleleriyle çalışan taşeronların kamudan tamamen ayrı alt işverene ait işçiler olduğunu göstermek içinde gerek işe alımlarda gerekse de işten çıkarmalarda yetkinin kamu kurumlarına bırakılamayacağını, daha önce çalışanların aynı şekilde çalışmaya devam ettirilmesi için sözleşmeye hüküm konulamayacağını da açıkça düzenlemiştir.
 
Kanuna bakıldığında gayet açık, anlaşılır ve her kesimin haklarını korumaya matuf olacak şekilde hazırlanmış olduğunu görmekteyiz. Peki, o zaman taşeron işçiler sorunu nasıl ortaya çıktı? Sorun esasen fiili uygulamadaki durumun sendikaların etkisiyle bazı işçiler tarafından istismar edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere kamu kurumlarda çalışan taşeron işçiler ihaleyi alan firmalar değişse bile değişmemektedirler. Bunda hem kamunun hizmetine alışmış olduğu kişilerle çalışılmaya devam etmek istemesi, hem de burada çalışan kimselerin her yıl yeni iş aramak zorunda kalmamasının istenmesinin etkisi büyüktür. Bu nedenle kamu kurumları resmen olmasa bile fiilen ihaleyi alan yüklenicilerden mevcut çalışanlarla hizmetin yürütülmesini istemektedirler. Sonuçta, her yıl ihaleyi alan firmalar değişse bile çalışanlar sabit kalmakta, adeta kadrolu işçi gibi kamu kurumunda süreklilik arz eden bir şekilde istihdam edilmektedir.
 
Ancak sürekli bir işe sahip olmalarına ve özel de çalışanlara göre daha rahat bir çalışma ortamında bulunmalarına rağmen insana özgü özelliklerden dolayı bununla yetinmemişlerdir. Çünkü kadrolu işçi ve memurlarla aynı işi yapmalarına ve onlardan çok daha fazla çalışmalarına rağmen asgari ücret gibi düşük maaşla çalışmaktadırlar. Bu nedenle taşeron işçilerin kadroya geçme güdüsü ön plana çıkmıştır.
 
Kadroya geçmek için izlenen prosedür ise şu şekilde gelişmiştir; öncelikle bazı sendikaların etkisi ve yönlendirmesiyle kadroya geçebilmek için kurumun sürekli çalışanı olduklarını tespit ettirmek amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına şikâyette bulunulmaktadır. Müfettişler tarafından yapılan incelemelerde yıllar itibariyle yüklenici firmalar değişmesine rağmen çalışanların değişmediği şeklinde raporlar hazırlanmaktadır. Ayrıca bu raporlarda taşeron işçilerin bazılarının kadrolu işçilerle aynı işi yaptığı herhangi bir özellik gerektiren bir işte istihdam edilmedikleri de bir tespit edilmektedir. Daha sonra ise bu müfettişlerin vermiş olduğu raporla birlikte mahkemeye müracaat edilerek, esasen kurumun asıl elemanı olduklarını, asıl işlerde çalışmalarına rağmen işin bölünerek alt işverene verildiğini, yıllardır kurumun personeli olarak görev yapmalarına rağmen muvazaalı işlemlerle alt işveren üzerinde gösterildiklerini iddia ederek mahkeme kararıyla kadroya alınmaları talep edilmektedir. Mahkemeler tarafından yapılan incelemelerde ise zaten müfettiş raporu olduğundan işçiler lehine karar verilmekte ve kadroya alınmaları istenilmektedir. Mahkeme kararının 30 gün içinde uygulanması zorunlu olmasına rağmen Maliye Bakanlığı tarafından kadro verilmediği için bu işçiler kadroya alınamamış ve sonuçta emsal kararların birikmesiyle bugün karşı karşıya kaldığımız taşeron işçiler sorunu ortaya çıkmıştır.
 
Sonuç:

Kamuoyunda özellikle siyasilerin seçim vaatleri sonucu öne çıkan husus bu işçilerin asgari ücretle çalıştırıldığı, kadroya alınması gerektiği, taşeron sisteminin modern bir kölelik sistemi olduğudur. Evet doğrudur, taşeron işçilerin maaşları düşüktür, geçen yıl yapılan düzenlemeye kadar kıdem tazminatı gibi her işçinin sahip olması gereken haklardan mahrum bırakılmışlardır ve kadrolu işçi ve memurlara göre çok daha fazla çalışmalarına rağmen bazen onların yarısı kadar dahi maaş alamamaktadırlar. Ancak şu da bir gerçektir ki taşeron işçi olarak istihdam edilen işçilerin kahir ekseriyatı bu kurumlara herhangi bir sınav veya eğitim gibi özellikleri dolayısıyla da istidam edilmemiştir. Çoğu vasıfsız işçi statüsündedir ve binlerce kişi KPSS gibi sınavlarla bir işe yerleşmeye çalışırken veya özel sektörde çok daha ağır şartlarda aynı seviyedeki maaşla çalışırken, tanıdık veya siyasi yollarla kamu kurumlarına yerleşmişlerdir. Bu nedenle, kamu kurumlarındaki yöneticilerin iyi niyetini istismar ederek ve hukuku muvazaa gibi yollarla dolaşmak suretiyle kadroya alınmayı talep etmeleri en hafif ifade ile etik değildir.
Sorun temelde bir sistem sorunudur. Bugün esasen yapılması gereken şey taşeronların kadroya alınmasından ziyade hem memur, hem kadrolu işçi hem de kamu taşeronluk sisteminin rehabilite edilmesidir. Bu nedenle sadece taşeron sisteminin değil kamu istihdam sisteminin baştan sona gözden geçirilmesi gerekmektedir. Kamu kurum ve kuruluşları maalesef memur ve işçilerden istenilen verimi alamamakta ve bunu taşeron sistemi ile aşmaya çalışmaktadır. Ancak taşeronluk sisteminde çalışanlar tarafından bu durum hukuku arkadan dolanmak suretiyle istismar edilmekte ve kamuoyunun işe girişle ilgili adalet duygularını zedelemektedir. Bunun önlenmesi için gerekirse özel bir kamu iş kanunu çıkarılabilir veya yapılacak olan kamu personel reformunda işçi, memur, taşeron gibi ayrımlar kaldırılarak verimlilik odaklı bir sisteme geçilebilir.
 
Taşeron işçilerin mevcut hali ile herhangi bir özel düzenleme yapılmaksızın kadroya alınması durumunda kadrolu işçilerin tabi oldukları sözleşmelerin aynısının bunlar içinde uygulanması, 6772 sayılı kanun kapsamında verilen ikramiyelerle, sendikal sözleşme ikramiyelerinin ve diğer özlük haklarının aynen bu işçilere de verilmesi gerekmektedir. Bu durum ise özellikle belediye ve döner sermayeler gibi kamu kurumlarının mali yapısının daha da bozulmasına neden olacağı açıktır. Bu nedenle bunların kadroya alınması sırasında en azından özlük hakları hususunda özel düzenlemeye tabi tutulması hem kamu kurumlarının mali yapısının bozulmasını engelleyecek hem de yüzbinlerce üniversite mezununun bir işe girebilmek için KPSS başta olmak üzere sınavlar başta olmak üzere canla başla uğraştığı bir dönemde adalet duygularının zedelenmesini önleyecektir.
 
 
Saygılarımla…
 Ömer DEMİRDAŞ


yorum yap