Hukukun 3 Yanlış Masumiyet Karinesi

13/08/2017    Yazarlarımız Köşe Yazıları   

Hukukun 3 Yanlış Masumiyet Karinesi

Bugün adalet deyince hepimizin aklına ilk olarak Hz. Ömer Efendimiz gelir. Gerçekten de gerek yaptığı uygulamalarla gerekse de sözleriyle Hz. Ömer Efendimiz adaletin parlayan güneşi olmuş 14 asır boyunca. Daha 14 asır önce “Adalet mülkün temelidir” buyurmuş. Bugün tüm mahkemelerin duvarlarında asılı olan bu söz de esasen O’na aittir.

İnsan sosyal bir varlık, yaratılış gayesi Allah’a ibadet olan, bu kapsamda gerek ibadet gerekse de içinde bulunduğu toplumdaki tavır ve davranışlarından dolayı sorumlu olan bir eşrefi mahlûktur. Yeryüzüne halife olarak gönderilmiş olmasına rağmen zaman zaman bocalamış, zaman zaman yoldan çıkmış ama Allah’ın merhameti sayesinde hep bir doğru yola ileten elçiler gönderilmiş ve bu vesileyle huzuru bulabilmiştir. İnsan ne zaman Allah’ın buyruğundan ayrılmışsa yeryüzündeki dengeyi bozmuş ve adaletsiz bir ortam ortaya çıkarmıştır. Bugün esasen yaşadığımız sıkıntıların büyük çoğunluğu yeryüzünde adaletsizin artmış olmasından kaynaklanıyor.

Hukuk somut delillerle karar verir. Hukuk düzeni içinde, aksi ispat edilinceye kadar, masumiyet karinesi her sanık için uygulanır (veya en azından uygulanması gerekir). Eğer ki maddi bir delil yoksa tüm şüpheler sanık lehine yorumlanır ve adalet tecelli ettirilmeye çalışılır. Ancak günümüzde özellikle medyanın yönlendirmesiyle insanlar daha baştan suçlu ilan edilerek linç edilmektedir. Özellikle kadın, işçi ve memurlar gibi toplumun geniş kesimini kapsayan ve manipüle edilmeyen yatkın alanlar hakkında yapmış oldukları haber ve yorumlarla daha olayın iç yüzü bilinmeden bu kişiler masum, bunlara haklı haksız herhangi muamele yapan herkes ise suçlu olarak gösterilmektedir. Medya hukuku diyeceğimiz bu hukuk bugün maalesef gerçekler çok farklı olsa da toplum tarafından da kabullenilmiştir. Öyle ki bugün insanlar masum olsa dahi medya tarafından yapılan yorumlarla linç edilmekten kurtulamamaktadır. Oysaki medya, sahibinin dünya görüşü veya yapmayı planladığı toplumsal değişiklik doğrultusunda haber yapan, çoğu zaman yüzeysel ve zanni bilgiler üzerine kurulu bir örgüttür. Ancak gerçekler daha sonra çok farklı olarak ortaya çıksa da çamur atıldığı için maalesef izi kalmaktadır.

Söz konusu medya hukukunun yönlendirmesiyle sadece mahkemelerde değil hukuki düzenlemelerde de çok büyük hatalar yapılmaktadır. Örneğin Kadın cinayetleri ve kadına şiddet hiç kimsenin mazur göremeyeceği hususlardır. Ancak, sırf buradan yola çıkarak kadının yaptığı her işlem doğru erkekler kötü diye bir varsayım ortaya çıkarmak hakka ve adalete aykırıdır. Bugün kadına şiddeti önleme adına çıkarılan kanun hükümleri gerçekten dehşet vericidir. Hukuk somut verilere bakmasına rağmen erkekler kadınların insafına bırakılmaktadır. Şiddetin tanımı o kadar geniş yapılmıştır ki kadınlar kocasına kızdığı zaman istedikleri her şeyi şiddet uyguluyor diye gösterebilmektedir. Öyle ki şiddet yaptığını esas olarak iddia sahibinin ispat etmesi gerekirken, söz konusu kanunda şiddeti yapmadığını ispat etmek maalesef baştan sanık sandalyesine oturtulmuş olan erkeğe düşmektedir. Üstelik daha olay ispatlanmadan erkek kendi evinden uzaklaştırılmakta buna karşın evinden kovduran kadının her türlü ihtiyacını da karşılamak zorunda bırakılmaktadır.

Oysaki bugün kadınlardan psikolojik şiddet gören erkeklerin sayısı azımsanmayacak boyuttadır. Ancak erkekler bu gibi hususları gündeme getirmeyi erkekliklerine yediremediklerinden şikayet etmemektedir. Ayrıca kadını korumak erkeği bu şekilde cezalandırmakla yapılamaz. Yapılması gereken suçla orantılı bir ceza müessesesi getirmektir. Eğer kadın cinayeti işleniyorsa haksız yere kişiyi öldürmenin cezası idamdır. Yoksa kadını melekleştirip ne yaparsa doğrudur diyerek suçlu suçsuz tüm erkekleri şeytanlaştırarak cezalandırmak değildir. Eğer idam getirilse zaten bu şiddetin çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Erkeklere yapılan zulüm sadece bunlarla bitse iyi diyeceğim ama medeni kanunda yapılan değişiklikle daha evliliğin başında kadınlar erkeklerin mallarına ortak olmakta, bu da yetmezmiş gibi boşansa dahi resmi bir evlilik yapmadığı ve çalışmadığı müddetçe, erkek kadına bakmak zorunda bırakılmaktadır. Anayasa Mahkemesi ise medyanın etkisinde kalmış olsa gerek ki ömür boyu nafaka vermeyi Anayasa’ya aykırı bulmamış hem de bu kararı 1 kişi hariç oy çokluğu ile vermiştir. Biz bu hususu yine bu sitede yayınlanan devlet mi zengin yoksa erkekler mi yazımızda eleştirmiş ve delilleriyle devletin kendisine yıllar boyu vergi ve prim veren kişilere sadece 10 ay bakarken erkeklerin ömür boyu bakmasının adaletsiz olduğunu belirtmiştik (bakınız Devlet mi Zengin Erkekler mi?). Bu durum gerçekten haksız bir uygulamadır ve bugün erkekler adeta kadınların hayat sigortası haline getirilmekte ve belki bir gün belki bir ay evli kaldığı bir kadına ömür boyu bakmak zorunda bırakılmaktadır. Bu şekilde bir uygulama zulümden başka bir şey değildir.

Gerek kadına şiddeti önleme kanunu, gerek medeni kanun ve gerekse de Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararları değerlendirdiğimizde bugün için erkekler köleleştirilmiş durumdadır. Eğer bu kanunlar ve mahkeme kararları ortada duruyorken erkekler hala evlenmeye cesaret edebiliyorlarsa inanın cahilliklerinden veya çok cesur olduklarındandır. Belki de toplum olarak çok okuyan bir millet olmamamızın en büyük faydası insanlarımızın söz konusu kanunları okumaması nedeniyle hala evlenmeleridir. Ancak maalesef bu okumamanın cezasını bizzat yaşayarak öğrenenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bugün kadınların lehine gibi görünen bu husus çok yakın bir zamanda bumerang etkisi yaparak esas olarak kadınları vuracaktır. Çünkü her erkek aynı zamanda bir kadının oğludur. Dolayısıyla bu olumsuz tablodan etkilenen erkekler kadar kadınların sayısı da her geçen gün artacaktır. Ayrıca, erkekler de bir şekilde kendilerini korumaya alacaklar ya evlenmek istemeyecek veya en azından resmi nikâh kıymadan imam nikâhı denen nikâhla yaşamayı tercih edeceklerdir. Çünkü mevcut düzenlemede resmi nikâhsız yaşayanlar resmi nikâh kıyanlar kadar cezalandırılmamaktadır. Mevcut hukuki düzenleme değişmediği sürece gelecek 10 veya 20 yıl içinde bunları görme olasılığı bana göre % 70’ten az değildir. Sonuç olarak ise mağdur olan yine kadın olacaktır bundan herkes emin olabilir.

Aynı şekilde toplumda yaklaşık 12 milyon kişi işçi statüsünde çalıştığından artık mahkemeler patronları adeta işçiyi sömüren bir kesim gibi görmektedir. Mahkemeye gidildiğinde her ne kadar somut deliller işveren lehine olsa da işçiler tarafından yalancı şahit bulunarak veya baskı altında istifa ettiği gerekçe gösterildiğinde, mahkemeler karar temyizde bozulmasın diye adeta işçiler lehine karar vermek için hukuku zorlamakta, niyet okumaya varan kararlar verebilmektedir. Bugün taşeron işçiler meselesi çok açık olduğu halde mahkemelerinin bilerek veya bilmeyerek vermiş oldukları yanlış kararlar nedeniyle bu işçilerin kadroya alınması gündeme gelmiştir. Oysa şu çok açıktır ki kamu kurumlarında yıllardır firmalar değişse de taşeron işçilerin ekmeğiyle oynamamak için işçiler değişmemektedir. Ancak bunu istismar eden özellikle sendika destekli işçiler nedeniyle sanki bunlar kamunun asli işçileriymiş de muvazaalı bir şekilde taşeron şirketler üzerinde gösterildiği şeklinde kararlar çıkmış ve sonuçta siyasilerin de bu hususu istismar etmesi nedeniyle taşeron işçilerin kadroya alınması sorunu ortaya çıkmıştır. İşin iç yüzünü bilen biri olarak açık ve net bir şekilde diyorum ki bu mahkeme kararları kesinlikle yanlıştır. Bugün taşeronlara kadro meselesi gündeme geldikten sonra özellikle birçok belediye işçi çıkarmıştır. Çünkü zaten bozuk olan mali yapıları bunların kadroya alınmasıyla daha da bozulacaktır. Görüleceği gibi işçilerde de yanlış kararların bumerang etkisi görülmeye başlanmıştır. Ayrıca şahit olduğumuz birçok olayda da görüldüğü üzere kadroya alınan işçilerden istenilen verim alınamamakta ve çalışma hayatında ki verim daha da düşmektedir.

Burada geçenlerde bizzat kendimin şahit olduğum ve hukuka ve mahkemelere olan inancımın sarsıldığı bir olayı anlatmayı da olayın vahametini göstermek adına önemli görüyorum. Daha önce oturduğumuz bina da kapıcı olan çalışan hizmetli yeni yapılan ve ısıtma sistemi merkezi olan ve mevcut binadan daha nezih olan bir bina da iş bulduğu gerekçesiyle bana ve benim gibi arasının iyi olduğu birçok kişiye gelerek işten çıkacağını belirtmişti. Ben de neden çıkıyorsan bak istifa edersen kıdem tazminatını alamazsın diye uyardığım halde kendisi çıkmayı tercih etti. Doğal olarak kendisi çıktığı için apartman sakinleri toplantıda kıdem tazminatı verilemez diyerek kişinin verdiği istifa dilekçesini kabul etmiş ve kıdem tazminatını ödememişti. Ancak bu kişi daha sonra binayı mahkemeye vererek sadece kıdem değil, bayramda çalıştığı, tatil izinlerinin verilmediği, fazla mesai ücreti verilmediğini gerekçe göstererek kıdem tazminatının çok üzerinde bir para talep eder. Apartman yönetimi ben dâhil apartmandaki kiracı ve ev sahibi hemen herkesi şahit gösterdiği halde, bir ay önce verdiği istifa dilekçesinde nerede iş bulduğu yazmasına ve mahkemeyi açtığında da orada çalışmasına, kamera kayıtları beyan edilip söz konusu kişinin fazla mesai yapmadığı, bayramlarda ve resmi izinlerini tam olarak kullandığı ispat edilmesine ve 4 bilirkişi raporundan 3’ü bina yönetiminin lehine çıkıp sadece 1 tanesi zorlamayla işçi lehine çıkmasına rağmen sonuç ne oldu biliyor musunuz? Tahmin ettiğiniz gibi işçi kazandı. Evet, yanlış duymadınız mahkemeyi işçi kazandı. Çünkü mevcut hukuk sistemimiz artık somut delillerle hüküm vermiyor niyet okuyarak hüküm veriyor. Ben bu mahkemeye eski komşularımız beni şahit olarak yazdığı için bizzat gitmeme ve kapıcının bizzat bana gelerek söylediklerini bilmeme ve bunu mahkemede şahitlik ederek bildirmeme rağmen nasıl kaybedildiğini hala anlamış değilim. Ancak bu karar inanın orada oturan sakinler kadar benim de canımı sıktı ve adalete olan güvenimi maalesef sıfıra indirdi. Eğer bu kadar delil altında bu mahkeme kaybedilebiliyorsa mahkemelerin ve hukuk sistemimizin gerçekten baştan aşağı gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Kamuoyunda ve mahkemelerde yanlış olarak uygulanan masumiyet karinesinin sonuncusu ise memurlar hakkındadır. Mevcut personel rejimi altında memurlardan istenilen verim alınamamaktadır. Çünkü sistem çalışanı değil çalışmayanı koruma üzerine kurulmuştur. Bu nedenledir ki idare mahkemelerinde açılan davaların kahir ekseriyeti memurların lehine sonuçlanmaktadır. Mahkemeler devleti veya idareyi memura göre kuvvetli gördüğünden koruma güdüsüyle yorumlarını genellikle memur lehine kullanmaktadır. Ancak sonuç ne? Bugün gerektiğinden fazla memur olmasına rağmen hala kamuda hantallık giderilememektedir. Bugün ülkemizde 17.000.000 öğrenci 900.000 öğretmen olduğu halde hala öğretmen açığı bulunmaktadır. Oysaki mevcut tabloya baktığımızda bizim tüm Türkiye’de sınıf mevcudumuzun 18-19 kişi olması gerekirken bazı yerlerde bu 40 kişinin üzerindedir. Neden? Çünkü mevcut personel rejimi memuru koruduğundan ihtiyaç olmasa dahi gerek eş durumu gerekse eğitim vs. gerekçe gösterilerek tayin istenilebilmekte, mahkemelerde ihtiyaç olmamasına rağmen aile birliğini gerekçe göstererek devlete katkısı olmamasına rağmen memurun tayininin yapılması şeklinde karar vermektedir. Oysa yapılması gereken aile birliğini veya eğitim hakkını korumak ancak bunu eğer o bölgede memura ihtiyaç yoksa ücretsiz izinli olarak sağlamak olmalıydı. Şimdilik deniz bitmedi ancak açık söyleyeyim bu şekilde gidersek deniz bir gün bitecek. Ancak o zaman ödeyeceğimiz bedel belki bugün ödeyeceğimiz bedelden çok daha ağır olacaktır.

Şuan devletin önemli noktalarında bulunan kişilerin birçoğu ya çocukluklarını veya gençlikleri 1980’li yıllarda geçirmişlerdir. Bu dönemde en fazla izlenen çizgi filmlerden biri de Tom ve Jerry’dir. Tom bildiğiniz kedi, Jerry ise fareden başka bir şey değildir. Ancak toplum olarak zayıfın yanında yer almayı sevdiğimizden midir nedir bilemiyorum, biz bu çizgi filmde hep Tom’u suçlardık ve Jerry’nin yaptıklarına sevinirdik. Herhalde diyorum bu izlediğimiz film ve çizgi filmler bizim bilinçaltımıza o kadar etki etmiş ki bugün gerek hukuk sistemimizde gerekse de mahkemelerde zayıflık durumu masumiyet kavramıyla karıştırılmaktadır. Bu nedenledir ki zayıfı koruyalım diye Tom’a zulüm edilmektedir. Bu nedenle ben bu yaşadığımız olayı birazda literatüre katkı yapmak adına TOM & JERRY SENDROMU olarak nitelendirmekteyim. Ancak, şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki eğer bu şekilde gidersek toplumumuzun temellerine dinamit koymakla kalmayacağız aynı zamanda telafisi çok zor ve imkânsız zararlarla karşılaşacağız. Hem de bunu çok uzun değil önümüzdeki 10-15 yıl içinde yaşayacağız. Çünkü adalet mülkün yani devletin temelidir ve zayıfı koruyalım diye güçlüye zulüm etmek ise adalet değildir. Yanılıyor muyum yoksa?

 
Saygılarımla…
Ömer DEMİRDAŞ


yorum yap